“TURPUN BÜYÜĞÜ” HAŞİM KILIÇ MI?

“TURPUN BÜYÜĞÜ” HAŞİM KILIÇ MI?

Türkiye’de hangi mecraya girdiğinizde nereye varabileceğinizi bilmiyorsunuz. Veya hangi menzile varmak için hangi mecraya girmeniz gerektiğini kestiremiyorsunuz. Devlet haritası, mesela kariyer planlaması için uygun güzergahları sunmuyor. Mesele tabii ki kariyer değil, ülkenin siyasi ve hukuki rejiminin ortaya koyduğu “devlet haritası”, nereden başlanırsa nereye varılacağına dair net bir güzergah çizmediği için, hangi siyasi veya hukuki mecrada olursa olsun herkesin iştihasını kabartıyor.

“Devlet” mefhumunun en bariz vasfı, siyasiliktir. Devlet, siyasi teşkilatların en büyüğüdür. Bu sebeple devlet ve milletin vahdetini (birliğini) ifade ve temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamı, öncelikle siyasi bir makamdır. Tüm devlet ve milleti temsil ettiği için siyaset dışı tüm hayat alanlarını da temsil ettiği tartışmasızdır ama bünyesinde taşıdığı sıfatların birinci sırada oturanının “siyasi” olduğu hususu da tartışmasızdır.

Bir hukukçunun, bir mühendisin, bir çiftçinin, bir öğretmenin de devlet başkanı olabilmesi, cumhuriyetin gereğidir. Halkın tüm meslek ve meşreplerinin Cumhurbaşkanı olma yolunun açık tutulması lüzumu, o makama ulaşmanın belli bir mecraya tahsis edilmesini, mesela siyaset yoluyla mümkün kılınmasını düşünmemize engel değildir. Aksine, Cumhurbaşkanı olmayı siyasi mecrayı mahsus kılmak, siyaset yoluyla devletin tanınmasını, devlet terbiyesi edinmeyi, devlet adamı olmanın vasıflarını kazanmayı mümkün kılacak bir süreç tayinidir.

Hukukçu olmak, mühendis olmak, doktor olmak, öğretmen olmak, memur olmak, çiftçi olmak, işçi olmak, tüm devlete hakim bir mevkide olan, tüm devletin işleyişini murakabe edecek noktada bulunan Cumhurbaşkanlığı için kafi vasıfları kendi şahsiyet yekunu içinde toplanmasını mümkün kılmaz. Herkesin kendi meslek ve mizacını siyasete sokması, o mecrada bir müddet akması, mizaç hususiyetlerini ve meslek alışkanlıklarını o mecrada yıkaması gerekir ki, “devlet nedir?”, “devlet hayatı nasıldır?”, “devlet haritası neleri muhtevidir?” sorularının cevabını öğrensin, kendi mizaç ve ahlak bütünlüğü ile mütenasip midir değil midir anlasın.

Devletin ve milletin vahdetini temin ve temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamını, bir taraftan tüm halka açık tutmak mecburiyeti, diğer taraftan belli bir usule, güzergaha, mecraya bağlama lüzumu açıktır. Siyaset yoğunluklu bir makam olan Cumhurbaşkanlığını, siyasi mecraya hasretmek, halka kapatmak anlamına gelmez çünkü siyasi mecra tüm halka açıktır. Hukuk tahsili ve diploması olmayan bir kişiye yargı mecrası (avukat, savcı, hakim olmak) kapalıdır ama hangi meslekten olursa olsun tüm halk siyasete girebilir. Siyasi mecranın bu genelliği ve genişliği, Cumhurbaşkanlığı makamını siyasi mecraya tahsis etmekle halka açık tutulacağını gösterir hatta halka açık tutmanın garantisi haline gelir.

Cumhurbaşkanlığı makamı uzun bir müddet askeri “sınıfa” tahsis edilmişti. Mevzuatta yazmayan bu kural, milyonluk ordunun zoruyla teamül haline gelmişti. Ülke çok uzun ve çetin bir mücadeleden sonra bu teamülü ancak aştı. Cumhurbaşkanının askerden olması teamülünü aştı ama yerine sıhhatli bir yeni teamül yerleştiremedi. Özellikle Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanı olmasıyla yeni teamüllerin temrinleri yapılmaya başlandı ve siyaset dışı iştihalar kabardı.

Siyaset yorucu bir maratondur, kısa mesafe koşucularının altından kalkamayacağı, çabuk pes edecekleri bir yarıştır. Uzun ve yorucu bir mecra olmasından dolayı siyaset, hayatın içindeki en etkili eğitim usulüdür. Her siyasi mağlubiyet, orta seviyede bir akıl için bile binlerce ciltlik bilgi ve tecrübe demektir. Siyasetteki zafer ile mağlubiyet tahterevallisi, bir müddet sonra kibir ile tevazu arasındaki dengeyi sağlayan en pratik eğitim sürecidir. Periyodik olarak halkın karşısında hizaya girip hesap vermek ve onu ikna etmek, zihni sabitleşmiş ahmaklar dışındaki her insanın aklını en verimli şekilde çalıştırabilmesini mümkün kılan harikulade eğitim metodudur. Bu eğitimden ve zorlu maratondan geçmeyen kimselerin Cumhurbaşkanı olması, anayasa kitapçığı fırlatarak ülkeyi en büyük ekonomik krize sokan bir hafifmeşrepliği ve donanımsızlığı mümkün kılmaktadır.

*
Anayasa mahkemesi başkanının veya genelkurmay başkanının veya siyaset dışı herhangi bir sahanın öznesinin kestirmeden Cumhurbaşkanı olması, güreşçiyi güreşteki maharetine bakarak ve atletizm yarışına sokmadan atletizm şampiyonu yapmaya benzer. Bu türden kestirme yolları açık tutmak, bir taraftan liyakatin altyapısını çökertirken, diğer taraftan iştihaları gereksiz yere kabartır. Dünyanın en iyi hukukçusuna bile, diken batması gibi küçücük bir tıbbi meseleyi teşhis ve tedavi ettirmezsiniz. Tabii ki siyaset bir meslek ve ihtisas alanı değildir ama devasa bir mecradır ve o mecraya girmeyen, o mecrada bir müddet halkla yüzleşmeyen kişinin, kestirmeden en yüksek siyasi makam olan Cumhurbaşkanlığına çıkması gayritabiidir.

Kestirme yolları mümkün kılmak, askeriye gibi gücünü halkın silahlı kuvvetlerinden alan ama o silahı halka çevirmekten imtina etmeyen kesimlere Cumhurbaşkanlığı yolunu açık tutmaktır. Bahsini ettiğimiz mesele askeriye ile ilgili ve sınırlı değildir, kestirme yolları açık tutmak, paralel örgüt gibi şantajcıların da Cumhurbaşkanlığı rüyaları görmesini ve o rüyanın peşinde ülkeyi altüst etmesini mümkün kılmaktır. Halkın karşısına çıkmaya cesaret edemeyen, bunun için parti kuramayan, son seçimde CHP ve MHP gibi muhalefet partilerini “ölüm-kalım” savaşı çapında destekleyen ama rüzgarın kayadan kopardığından başka bir şey alamayan, ülkenin herhangi bir ilçesinde belediye başkanlığı seçimini bile kazanamayacak olan bir paralel örgüt, Cumhurbaşkanlığı makamını, kaset şantajları başta olmak üzere, sadece siyaset dışı yolla değil, aynı zamanda ahlak dışı yollarla da ele geçirmek istiyor. Hangi siyaset ve hukuk sistemi, halkta yüz bir bile karşılığı olmayan, buna mukabil tüm haince ve ahlaksızca yolları bildiği ve kullandığı tescillenen bir ihanet örgütünün Cumhurbaşkanlığı seçiminde etkili olmasına müsaade eder?

İhanet örgütünün, sinsilikle, takiyyeyle, ahlak dışı yollarla elde ettiği bürokratik makamların halk üzerindeki etkisini kullanarak, muhalefeti de içine düştüğü çukurdan çıkarmak için ip niyetine uzattığı yılana mahkum ederek, “mütedeyyin” sıfatını taşıyan kişileri sahaya sürmek niyetinin ifşa olduğu bir seçim sürecine girmek üzereyiz. Muhalefeti bir araya toplayıp siyasi destek oluşturmak, Anayasa Mahkemesi gibi bir kuruluşun başkanı sıfatıyla “meşruiyet” devşirmek, Akparti karşısında “mütedeyyin” bir şahıs intibaını da piyasaya pompalamak, yeterince iyi hesaplanmış bir seçim denklemidir. Bu denklemdeki tek eksik, dış destektir ki, yakın zamanda Haşim Kılıç’ın, ihanet örgütü organizasyonlarıyla milletlerarası toplantılara katılması, konuşma yapması, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı gibi karşılanması sürpriz olmayacaktır.

*
Siyaset, Akparti öncesi dönemde en itibarsız mecra haline gelmişti. TBMM, Hükümet ve siyasi partiler, ülke tarihinde itibar ve itimadın en alt seviyelerine inmişti. Siyasetin itibarsızlaşması, devletin siyaset dışı mecralar tarafından ele geçirilmesine ve idare edilmesine fırsat tanıyordu. Siyasetin devlet kurumları içinde en itibarsız alan olması, Cumhurbaşkanlığının siyaset dışı mecralardan seçilebilmesinin altyapısıydı. Akparti’nin siyasi mecraya itibar, itimat ve şahsiyet kazandırması, devlet ve millet hayatındaki en mühim normalleşme hamlesidir. Siyaset itibar kazandıkça devlet siyasi mecranın tasarrufu altına girmekte, siyaset dışı legal veya illegal örgütlerin etkisinden korunmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı makamı, devlet ve milletin vahdetini (birliğini) temsil etmekle beraber, aynı zamanda ülkenin “itibar” makamıdır. Bu sebeple ve kaçınılmaz olarak Cumhurbaşkanı, hangi mecradan seçilirse, o mecraya “itibar” kazandırmış olacaktır. Bu itibar öyle bir itibardır ki, seçildiği mecra, devlet ve halk nezdinde en “muteber” mecra olacaktır. Her mecranın muteber olma mecburiyeti vardır ama siyasi yoğunluğu zirvede olan devlet başkanlığının siyaset dışından seçilmesi, siyasi mecrayı yerin dibine batıracak kadar tersinden etkili olacak bir özellik taşır.

Askeriye gibi, paralel örgüt gibi siyaset dışı mecraların siyasete müdahalesinin yolunun kesilmesi, bunları yasaklayarak değil, siyasi mecranın itibarını yükselterek yapılmalıdır. Siyasi mecranın itibarının yükseltilmesinin en tesirli yolu, devlet ve halk nezdinde en muteber olan (olması gereken) makamın, yani Cumhurbaşkanının siyaset tarafından seçilmesidir.

Akparti’nin, Cumhurbaşkanlığının siyasi mecradan olması gerektiğine dair ısrarlı tavrı doğrudur. Bu konudaki kararlılığın devam etmesi, bu tavrın neticeye ulaşması, siyasetin itibarını artıracağı gibi, devlet haritasını yerli yerine oturtacak ve tahkim edecektir.

Paralel örgütün Cumhurbaşkanlığı seçiminde etkili olabilmesi, gelecekte, yer altında örgütlenmiş her türlü illegalitenin bile Cumhurbaşkanlığı seçimini hedeflemesi gibi bir ufuk açacaktır. Bir takım teknolojik imkanlarla donatılmış küçük illegal örgüt birimlerinin hazırlayacağı “şantaj arşivi” ile Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmesi, en azından bu tür manevralarla pazarlık yapacak noktaya gelmesi, ülkenin karşılaşacağı en büyük musibetlerden biri olsa gerek.

Haşim Kılıç gibi birinin, Cumhurbaşkanlığı makamı bile olsa böyle bir “yolu” açmaya sebep olması şahsiyet müktesebatı için en ağır sabıkadır. Cumhurbaşkanlığı gibi bir makamın ihtirasları ateşlemesi tabii ki kabildir, zayıf mizaç ve ahlak sahibi insanların zihni evreninde zincirleme infilakları tetikleyeceği malumdur. Haşim Kılıç, siyasetin desteğiyle elde ettiği o makamı, siyasetin önünü kesmek için kullanacak kadar hafifmeşrep olmamalıdır. Ümidimiz de bu istikamettedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir