UYGARLIK DENİLEN VAHŞET

UYGARLIK DENİLEN VAHŞET

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Mehmet Akif İstiklâl Marşı’nda bir canavara benzettiği medeniyet ile modern Batı uygarlığını kastediyordu şüphesiz. Bizim irfanımıza ait bir kavram olan medeniyetin Batı’daki gelişme anlayışına ve bu anlayışın pratiğine denk düşmediğini o da biliyordu. Fakat “uygarlık” kelimesi henüz icat edilmediği için “medeniyet” demek zorunda kalmıştı merhum.
Bir şeyin gerçeğiyle sahtesini ayırmak için bazen böyle uygarlık gibi köksüz ve uydurma kelimeler işe yarayabiliyor. Medeniyet zannedilen tutumların yanlışlığını, medeniyet tasavvurumuzdaki bozulmaları, “gerici” veya “medeniyet düşmanı” olmakla yaftalanmadan anlatma imkânı bulabiliyorsunuz. Bu noktada uygarlık kelimesinin, delalet ettiği manaya uygunluğunu sorgulamadığımızı, iki farklı vakıanın aynı kelimeyle adlandırılmasından kaynaklanan bir sıkıntıyı giderme imkânı vermesi sebebiyle işe yaradığının altını çizerek medeniyet ile uygarlığın aynı şey olmadığını söyleyip sadede gelelim.

Medeniyet, “inanca, beşerî ihtiyaçlara ve estetiğe dair gerekliliklerin, biri diğerini zaafa uğratmayacak şekilde karşılanıp kemâl seviyesinde yaşanmasına imkân veren bir inşa”dır. Bu tarifte inanç, ihtiyaç ve estetiğin yüksek seviyede uyumu esas olduğuna göre, söz konusu unsurlardan birinin, meselâ beşerî ihtiyaçların karşılanması çabasının diğerlerini ihmâl ettirecek hatta yok saydıracak tarzda öne çıkması, ne kadar ileri veya gelişmiş görünürse görünsün, o inşanın medeniyet sayılmasına manidir. Öte yandan ihtiyaçlar ve bunların karşılanma biçimleriyle, estetiğin ölçülerini inanç belirlediği için bütün medeniyetlerin temelini dinlerin yahut varlığa ve hakikate dair akidelerin teşkil ettiği, dinsiz bir medeniyet olamayacağı hususunda neredeyse görüş birliği vardır. Nihayet ”çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak” gibi kulağa hoş gelen ifadelerin geri planındaki bir kabûl, uygarlık sanılan medeniyetin zamanla tekâmül ettiği ve en yüksek seviyeye içinde bulunulan çağda ulaştığı kabûlü, medeniyeti teknolojiyle karıştırma şaşkınlığının ifşasından başka bir şey değildir.
*
Modern Batı karşısında iki asırdır süren mestaneliğimizin eseri olan bu şaşkınlığın neticelerini sayıp dökmenin bir faydası yok. Kendimize gelip şaşkınlığımızı üzerimizden atmanın, kendimiz olmanın, aslımıza dönmenin, kendi tasavvurlarımızı kendi ölçülerimizle yeniden inşa eylemenin çarelerini aramak daha doğru bir yol gibi görünüyor. Böyle yaparsak bize ait bir kavram olan medeniyeti modern ölçülere onaylatma yahut o ölçülerle örtüştürme çabasından vazgeçip hakikatiyle kavrayabiliriz. Nitekim biz medeniyeti “medine”den türetmişiz. Tamam, medine “şehir” demek, medeniyet de tıpkı Batı dillerindeki “sivilizasyon” gibi “şehirleşme” manasına geliyor ama bizim medinemiz herhangi bir şehir değil. Kökündeki “borç” veya “sorumluluk” manasıyla “din” kelimesinden türetilmiş ve “dinin belirlediği kuşatıcı bir hukukun uygulandığı, sorumlulukların dinin ölçülerine göre düzenlendiği yer” demektir. Kaldı ki biz bunun da ötesinde medeniyetimizi üzerine kurduğumuz medine ile Medinet’ün-Nebî’yi, yani Efendimiz s.a.v.’in Hicret’ten sonra sakinlerinin münasebet ve sorumluluklarını İslâm’a göre tanzim eylediği, iman nuruyla aydınlanan Medine-i Münevvere’yi kastederiz.
Medine, adı Yesrib iken de şehirdi. Demek ki yapı veya nüfus çokluğuyla şehir olunabiliyor ama her şehir medine olamıyor; tabiatıyla medeniyete de kaynaklık edemiyor. Medine, Mescid-i Nebevî’yi merkezine alan eskisinden farklı bir yapılanma. Yesrib’i Medine kılan ve böylece medeniyetimizi meydana getiren bu yapılanma Ensar ile Muhacir arasındaki kardeşlik ile muazzam bir ünsiyet tesis eylemiş. Zaten medeniyette esas olan bu ünsiyetin sağlanmasıdır. Sorumlulukların tanziminin, maddi ve manevi yapılanmanın nihai hedefi bu ünsiyet ile o beldenin insanlarını emniyet, sulh, huzur ve sükûn içinde yaşatmaktır. Böyle olduğu içindir ki Yesrib halkı şehirleri ancak Medine olduktan sonra “Asr-ı Saadet”i idrak edebilmiştir.
Hülasa medeniyette ünsiyet esastır ve ünsiyet vahşetin zıddıdır. Medeniyet teşebbüsünü “vahşetten imtina ile ünsiyete yönelmek” diye de tarif etmek mümkündür öyleyse. Peki vahşet nedir? Şimdi de ona bakalım.
*
Vahşetin ilk manası “yalnızlık”tır. Bu yalnızlık hali bir mecburiyet de olabilir bir tercih de. Ünsiyet etmekten bilhassa kaçınmak suretiyle bir yalnızlığın tercihi ise çeşitli sebeplere bağlanabilir. Ama vahşetin daha çok bilinen ikinci manasıyla, yani “şiddet, cebir, kontrolsüz güç” manasıyla ilk manası “yalnızlık” arasında bir irtibat olması gerektiğinden hareket edersek iradi yalnızlık tercihinin geriye tek sebebi kalır. O sebep kişinin nefsaniyetini esas alması, nefsinin hevası dışında ölçü tanımaması, sorumluluk hissini yok eden bir azadeliğe kapılmasıdır. Bu başına buyruk olma, kendini müstağni sayma hali, elde bulundurulan herhangi bir güç veya imkânın hiçbir ölçü ve hukuk gözetilmeden nefsin hevası istikametinde hoyratça kullanılmasına yol açacaktır ki olumsuzlayarak vahşet dediğimiz hal bundan ibarettir.
Vahşetin bu türlüsündeki yalnızlık illa tenhaya çekilmeyi, mekân olarak başkalarından uzağa taşınmayı gerektirmez. İnsan kalabalıklar içinde de sadece kendi nefsini düşünmesi sebebiyle bencillik manasına bir ferdiyetçiliği seçmiş olabilir. Kimseyle dost olmaz, kimseyle yakınlaşmaz, etrafındaki herkesi ve her şeyi nefsani çıkarlarına göre konumlandırıp onlardan faydalanmak için sömürmek de dahil her yolu mubah görür ama onlara karşı hiçbir sorumluluk hissi beslemez. Zira haklarını tanımadığı bu kendisi dışındakiler ya faydalanılmak üzere tüketilerek, ya da tehlikesinden korunmak üzere tesirsiz hale getirilerek yok edilmesi gereken birer “öteki”dir sadece. Vahşetteki bu ben ve öteki ayırımı, “biz” ve “ötekiler” şeklinde toplumsal planda da karşımıza çıkabilir. Yani ferdin olduğu kadar kavim veya kabile gibi toplulukların da vahşeti seçmesi mümkündür ki bu tarz bir vahşet daha ziyade bedevîlik olarak bilinir ve medeniyetin zıddı kabûl edilir.
Fert yahut topluluklardaki vahşet tercihinin, nefsanî çıkarlar için hiçbir hukuki ölçüyü kaale almadan kullandırdığı güç veya imkânlar zekâ olabilir, bilgi olabilir, servet olabilir, teknoloji olabilir. Dolayısıyla vahşetin bilgisizlik, ilkellik yahut teknik cihazlardan mahrumiyet gibi anlaşılması yanlıştır. Zira vahşette esas olan eldeki güç ve imkânların niteliği değil, bunların ölçüsüzce ve tamamen nefsani maksatlarla kullanılmasıdır.
*
Bu izahatı akılda tutarak şimdi bir kere daha bakalım modern Batı uygarlığına. Hiçbir kutsal tanımayan, insanın beşeriyetini esas alarak sadece nefsin hevasını tatmine yönelen bir anlayış bu. En son teknolojiyle donatılmış devasa şehirler kuruyor, çok katlı konforlu yapılarda milyonlarca insanın bir arada iskânını sağlıyor ama bu insanlar birbirleriyle “insan gibi” ünsiyet edemiyor. Aile, akraba, komşuluk sorumluluğu yok. Ebeynlerinden birinin ölüm haberini aldığı halde tatilini bölmeyen evlatların, durumu telefonla cenaze hizmetleri veren şirketlere havale etmesi gelişmişlik alâmeti sayılıyor. Teknolojik buluşlar ya sanal dünyalar kurarak insanları kendi kendilerine yeter hale getirip başkalarının bu tek kişilik dünyaya girmelerini önleyecek, ya da ötekinin toplu halde telef edilmesine imkân verecek istikamette ilerliyor. Dışa yahut ötekine karşı hiçbir ölçü tanımadan sürdürülen acımasız saldırılar mubah görülüyor. Meselâ enerji kaynakları için ülkeler işgâl ediliyor, çoluk çocuk milyonlarca masum insan en gelişmiş silahlarla öldürülüyor, bu uygarlık mensuplarının kılı kıpırdamıyor. Akıl almaz bir açgözlülükle çevre tahribine, genetik müdahale çılgınlığına çanak tutuluyor.
Hal böyleyken bizim Müslümanlar olarak bugün bu “gelişmiş vahşet”i medeniyet gibi görme yanılgımızın iki sebebi var. Birincisi, ne işe yaradığını kulluk sorumluluğu çerçevesinde sorgulamadığımız maddî kalkınma, konfor ve teknolojik gelişmelerin doğru yönde bir ilerleme olduğuna ve bunun ilkellikle özdeşleştirilen vahşetle telif edilemeyeceğine dair peşin kabullerin yaygınlığı. İkincisi ise modern Batı toplumlarının kendi kurulu düzenlerine azami riayeti ile birbirleri aralarında ünsiyet gibi görünen dayanışma ve yardımlaşmaları. Şunu unutmayalım; aynı cinsten en vahşi hayvanlar da bazen bir arada birbirlerine zarar vermeden hayatlarını sürdürürler ama bu, başka cinsleri avlayabildikleri sürece böyledir.
Biz böyle bir uygarlığa değil, uygarlık denilen bu vahşetin alt edemeyeceği bir imana talip olarak şehirlerimizi “Medine” kılmanın, kendi medeniyetimizi yeniden kurmanın çaresine bakalım.
ALİ YURTGEZEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir