“VECDİ OLMAYAN MÜSLÜMANIN DÎNİ ZEVKİ YOKTUR”

“VECDİ OLMAYAN MÜSLÜMANIN DÎNİ ZEVKİ YOKTUR”

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Vecd, belli bir kazığa bağlanmazsa adamı tepetakla götürür. Vecdinizi, imana ve şeriata dayandırmazsanız, kontrolsüz bir sarhoşluğun ve coşkunun girdabında akıl ve kalp dengenizi kaybedersiniz.
Bu mânada vecd tehlikelidir. Vecdinizin ayakları dine yahut tasavvufa veya bu mukaddeslerden beslenen bir fikir ve sanat geleneğine basmıyorsa, ulvî ölçüsü olmayan, istikâmeti belirsiz bir divaneliğin girdabında kıvranır durursunuz.
Böyle bir vecd, trajik ve sefil bir hayata mahkûm eder, mesuliyetlerden alıkoyar. İrade ve kemâlin kaidelerine bağlı olmayan vecd hâli, sahibini neye niçin hüzünlendiğini ve sevindiğini bilmeyen bir divâneye dönüştürür. Kaynağı ve ölçüleri dîni duygulara bağlı olmayan, bir mürşide, üstada, dergâha ve irfanî bir yola tâbi olmayan vecd, sahibini kör bir kuyunun sınırları içinde haddini hududunu bilmez hâle sokar, yardan aşağı uçurur.

İnsanın eşrefi vecd hâlindeyken mânevî olanla rabıta kurar, helâlinden bir aşk, hüzün ve duygulara gark’olur. İnsanın şeytanı vecd hâlindeyken haram olan duygu ve coşkunluklara kapılır. Şeytanî vecde, edepsiz söz, fiil ve bunalım hâkimdir.
Dinden uzaklaşmış seküler duygu ve coşkuya sahip Batılı insan sanat, şiir ve mûsikinin vecde geçirdiği halleri maddî haz olarak yaşar. Bu mânada vecd mukaddes olandan kopuktur.
*Vecdin rahmânisi ehl-i kâmillerin vecdidir
Allah aşkının, kemâlin ve vakarın hâkim olduğu vecd var ki, ehl-i irfanın ve kâmillerin vecdidir. Vecdin rahmanîsi mümini aşklı kılar. Bu mânada vecdin tiryakisi ve bağlısıyım. Rahmanî vecdin verdiği haz vuslata yâni “Sevgiliye” yaklaştıkça tezahürleri değişir, mecraını bulur ve sakinleştirir ki, vecdin en ulvî ve kudretlisi peygamberlerin vecdidir. Bu mânada bir vecd ile yapılan dua, Hz. Mevlâna’nın ifadesiyle Tur Dağı’nı bile parça parça etme kudretindedir.
Vecd hâlindeyken dış dünya ile her türlü bağ kesilir. İrade ve şuur geçici olarak kaybolur. Ruh ve gönül kendi arzu ettikleriyle buluşur ve mâna âleminde dolaşır. Bu hâl, sözle ifade edilemez. Hemhâl olduklarıyla başbaşadır, benlik yoktur.
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerine göre vecdde itidal içinde olmak gerek. Vecdin ilimde erimesi, ilmin vecd içinde kaybolmasından yeğdir. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin, dikkatli olunmasını tavsiye ettiği haller arasında vecd de vardır. Mektubat’ının 36. Mektub’unda seyr u sülûkta şeriatın çizgilerini aşanları, geçici olması gereken hâl ve vecdleri gaye, müşahede ve tecellileri matlup sananlar olarak tavsif ediyor. Sözlük mânası alacak olan “Matlub” tasavvufta tâlib olunan şeyler demektir. Ulu zat, haddini aşarak vecdini gaye edinenlere işaret ediyor.
“İhya u Ulumiddin” deki ifadelerine göre İmam Gazâlî Hazretleri de vecd mevzuunda temkinlidir. Vecdin gerekli olduğunu söyleyen tasavvuf âlimlerinin görüşlerinin bir kısmını destekler, fakat ölçü koyar. Vecdin korkutucu bir hatırlamanın, heyecan verici bir korkunun, bir serzenişin veya latifeli bir konuşmanın, kaybolan bir şevkin üzüntüsünün, geçmiş zamandan dolayı pişmanlığın meydana gelmesi hâllerinde sır ile münacatın bulunduğu bir zamanda oluşan ruh hâli olduğunu ifade ediyor.
Anladığımız kadarıyla ölçüsü şu: Zahiri zahirle, bâtını bâtınla, gaybı gaybla, sırrı sır ile ortaya çıkmasını sağlamak… Yâni hangi hâldeysen ondan mesulsün. Her vecd Rahmanî değildir. Kişinin mertebesine göredir haller. Vecdin ulvisini yaşamak için vehbî gayret gerektiğini, bunun da kişiye ait bir sınırının olduğunu söylüyor.
*İyi vecd, kötü vecd
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, Nur sûresi 26. âyetinden hareketle vecdi, “Kötüler ve iyiler” diye ikiye ayırır ve hadis olarak kabul ettiği “Vecdi olmayanın dîni zevki yoktur” sözünü başa aldığı “Sırrü’l Esrâr” (Sırların Sırrı) kitabındaki şu satırları vecdini Rahmanî istikâmette tutmak isteyenlerin meşk etmesi lâzım.
Ulu zâta göre vecd hâlinde doğan hareketler ikiye ayrılır. İlki insanın kendi arzusuna bağlıdır. Diğeri irade ve seçme hâli ötesindedir. İhtiyarî tabir edilen arzu ile hareket, insanın bedenini ağrı, sızı, hastalık olmadan bir vecde tutulmuş gibi hareket etmesi gibidir ki bu meşrû sayılmaz. Meşru olan içten gelen iztırari (çaresizlikten) harekettir. İztırari hareket ruhun tesiri ile olur. Bu hâli insan kendi kendine yapamaz. Ruhî sayılan bu vecd hareketi, dış duygulara sahiptir. Meselâ sıtma ateşinin verdiği hararet gibi… O ateş basınca insanın tahammülü kolay olmaz. O anda olan hareketler irade haricidir.
Müslümanın vecdi nasıl olmalı diyen biri, bu zâtı iyi okumalı. Ona göre vecd hâli ruhanî kuvvetin gelip gelmesi sonucunda, hakiki ve ruhanî sayılır. Âşıkların ve irfan sahiplerinin kalbini tahrik eden bir hâldir. Sevenlerin gıdası ve Hakk’ı arayanların güç kaynağıdır. Vecd hâli çeşitli olup, bir kısmı açlıktadır, eseri dış hareketlerde görülür. Bir kısmı da gizlidir dıştan görünmez. Kalbin Allah Teâlâ’yı anması ve Kur’ân-ı Kerîm okuması, ağlamak, elem duymak, korkmak, hüzünlü olmak, iştiyak duymak, vücudu hararet sarması ve bundan hâsıl olan keder gibi haller vecd sayılır.
*Vecdiniz ruhanî mi, cismânî mi?
Vecd fazlasına sahip olanlar yahut vecdsiz yaşayamayanlara moral verecek kaynaklar var. Vecdi tasvip eden tasavvuf âlimlerine göre, akıllı delilerdeki kadar değilse de mâna âleminde seyretmek isteyen sâliklerin (dervişlerin) hâllerindendir vecd. Zümer sûresi 23. âyeti bu tür vecdin kaynağıdır: “Onlar Rablerinden korkarlar, tüyleri ürperir; sonra bedenleri yumuşar, kalpleriyle Allah’ı anmaya koyulurlar.”
İbni Arabî Hazretlerine göre vecd, kalpten perdenin kalkması, Hakk’ın müşahede edilmesidir. Böyle bir vecd kesbî değil, vehbîdir.
Ârifana göre, ruhanî ve cismanî iki tür vecd vardır. İlki, ruhanî kuvvetin taşmasından gelir. Güzel sesle okunan Kur’ân, şiir ve zikir esnasında hâsıl olur. Âşıkların inlemesi, böyle bir vecdden doğar. Allah’tan, kulun bâtınına gelen ve ona ferah ve hüzün veren bir hâldir. Diğeri nefsten gelir, ruhî haz vermez. Şeytandan ve nefisten doğduğu için nur ve ilahî mâna olmaz. Maddî duyguların tesiriyle oluşur. Hezeyan hallerini, gerçek vecd halleriyle karıştırmamak gerekir.

Kuşeyrî Risâlesi’inde vecd kavramının ilk hâli “Tevâcüd”dür. Kemâle ermemiş bir dervişin kendi çabasıyla kendinden geçme hâlidir. İkinci hâli olan vecddir. Dervişin kendi iradesi dışında kalbine tesadüf eden bir hâl sebebiyle kendinden geçmesidir. Üçüncü hâl ise, “Vücûd” tur. Dervişin kendi benliğinden tamamen geçip yalnızca Allah’ın varlığını hissettiği hâldir. Üçüncü vecd hâli, mevzumuz değildir.
Vecd, kendinden geçme ve istiğrak hâlidir ki tasavvufta vecd, bulma, buluşma, karşılaşma, yüz yüze gelme, var olma gibi dervişin herhangi bir çabası olmadan kalbine doğan ilham, his ve feyizdir. “Zevk” de denilen vecd, “kendinden dışarı çıkma” demektir. Havf, reca, gaybet, sekr, tecelli, sahv, fenâ, neşe ve hüzün vecdden doğan hâller olup. müşahhaslaştırmak zordur; ancak yaşamakla öğrenilir.
Mutasavvıf âlim Kuşeyrî, “Vecde gelene ‘Vâcid’ denir” diyor ve vecdi bir yol olarak sistemli bir disipline sokarak, vecdi buluş ve kaybediş olarak iki ruh hâli olarak görüyor. Biri gelince öbürü gider. Bu hâle misal olarak bir mutasavvıfın “Rabbımı bulunca kalbimi (kendimi), kalbimi bulunca Rabbımı kaybediyorum” sözünü naklederek, vecd hâlinde ilim ve şuur olmaz; ilim ve şuur olunca da vecd olmaz. Zevk veya vecd, sûfinin zihnini her türlü dünyevî şeyden tamamen ayırıp, onu bomboş veya tertemiz bir hâle getirdiği zaman, kabinin aydınlanması tıpkı Peygambere gelen hakikat gibi bir takım hakikatlerin kalbe aksettiğini vecdin arayan ile aranan arasında bir sır olduğunu, ancak ilhâm ile ortaya çıkabileceğini söylüyor.
*Mutasavvıfla afyonkeşin vecdi aynı değildir
Prof. Dr. Erol Güngör, “Mutasavvıfın vecdi ile afyonkeşin veya akıl hastasının ekstaz hallerini birbirinden ayırabilmek için vecdin metodu, muhtevası ve neticesine bakmak” gerektiğini belirterek, vecd sahiplerinin dikkatini tasavvuf âlimi Hucvirî’nin görüşlerine çekiyor.
Vecdini Müslümanca yaşamak isteyenler için Hucviri’nin görüşleri çok önemli. Vecdin İslâm tasavvufunda gaye olmaktan ziyade vâsıta değeri taşıdığını söyleyen bu mutasavvıfın sözleri bu halleri yaşayanlara bugün dahi en itidalli ve dengeli bir ölçüdür.
Ona göre, mistik hayatın gâyesi vecd değildir, vecd’in götürdüğü yerdir. Vecd’in son noktası tehvid kavramıyla anlaşılmaktadır. Bundan hulûl, vüsûl ve ittihad mânâlarını çıkaranlar, Sünnî itikaddaki sûfiler tarafından reddedilir. Vecd yoluyla ulaşılan bilgi insanın kendi benliğinden tamamen sıyrılması sonucunda Allah’tan başka hiçbir varlık hissi kalmayışıdır. Bu bir çeşit sarhoşluk hâlidir, sarhoşun asıl vasfı kendini kaybetmesidir. Fakat sarhoşluk ilk merhaledir, ondan sonra bir ayıklık gelir. Bu bizim anladığımız mânâda sarhoşluktan ayrılma, yani dünyaya dönme gibi değildir. Benlik yine yoktur. Görür ve işitir, ama gördükleri ve işittikleri bu dünyaya ait şeyler değildir. Kitap ve Sünnet’in şehâdet etmediği her türlü vecd bâtıldır. Sûfiler bu yüzden marifeti vecde üstün tutarlar ve vecd hâlinde iyiyi kötüden ayırt edemeyen insanın marifet sâyesinde emniyet bulduğunu söylerler.

*Vecd, ulvî aşk şarabından coşmaktır
Ağır vecidkâr üstad Necip Fâzıl’ın Abdülhâkim Arvasi Hazretlerinin “Tasavvuf Bahçeleri” nde sadeleştirdiği yazısından vecdin vehbî hallerden olduğunu sevinerek okudum.
Vecd, aşk ve muhabbet mânâsındadır. Vecdin ham hâli tevacüddür. Kemâle ermemiş bir vecd hâli bu. Kemâle doğru yükselen bir sonraki mertebedeki hâl ise vecddir. Vecd, hiçbir kazanma gayreti olmaksızın, vehbî hüzün ve sevgiden sâdır olup, düşünme, isteme ve zorlanma olmaksızın kalbe gelen bir teessür ve infial hâlidir. Kalp feyizleri, zikir ve virdlerin meyvesi olduğundan, kalbinde vird ve zikri olmayan salikin kalbi örtülü ve sırrı kör kalır. Sâlikin zahirî amel ve gayreti, ibadetlerden tad alma ve zevk duymayı temin ettiği gibi; görünmeyen, batınî amelleri de salik için bir vecd kaynağıdır. Hâsılı vecd; Allah cemâlinin erişilmez nimeti ile coşan, ilâhî sırların keşf yolunu açan katıksız aşk şarabından sevinç ve neş’eye boğulmuş ruhla, kalbin hayret ve heybet içinde sînesinin parçalanmış olmasıdır.
Kur’ân ve Sünnet’ten sonra asırlardır eserlerini okuduğumuz âlim ve ârifan vecde izin verdiğine göre, biz âcizlere samimiyetle vecde geçmek düşer. Hayatı ve imanını vecdsiz yaşayanlardan olmayınız. Dostlarınız arasında vecd fazlasından her ânını mânevî sarhoş olarak yaşayanlar var mı?
AHMET DOĞAN İLBEY ilbeyali@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir