YAHUDİ İNANCI MI YOKSA ŞİA İNANCI MI DAHA ŞEYTANİDİR?

YAHUDİ İNANCI MI YOKSA ŞİA İNANCI MI DAHA ŞEYTANİDİR?
Suriye hadisesi birçok şeyi anlamamıza sebep oldu. Başka şekilde anlaşılmayan, anlaşılmadığı otuz yıldır görülen birçok mevzuu, açıklığa kavuştu. Reklam ve propaganda devri bitti. Kalpler açıldı ve zift göründü, nurlu zannedilen kalplerin zifiri karanlık olduğu anlaşıldı.
Şia’dan bahsediyoruz… Teorik sapıklıklarını perdelemeyi bilen Şia, sokakta çarşafla gezerken, müşteri bulmuş fahişe gibi soyunuverdi. O kadar soyundu ki, vücudunu da sıyırıverdi ve taa kalbi göründü. Görüldü ve anlaşıldı ki, katran karası bir kalp… Nurun izi bile yok, yani hiç uğramamış…
Üslubumuzun ağır olduğunu düşünenler Suriye’deki manzaralardan yardım alsınlar. Biraz o manzaralara baksınlar, biraz bu yazıyı okusunlar.
*
Bir eve girip, tüm aileyi, kadın, ihtiyar, çocuk ayırmadan boğazlamak… Böyle bir vahşet için, insanın nasıl bir mazereti olabilir? Kainatın hangi gizemli galaksisinde, üç yaşındaki bebeğe kurşun sıkmanın mazereti üretiliyor? Hangi akıl formu, bilgiyi nasıl eğip büküyor ki, on beş yaşındaki kız çocuğuna tecavüz etmeyi mümkün kılıyor? Biyolojik olarak bu nasıl mümkün oluyor, tecavüzün biyolojik şartları nasıl gerçekleşiyor? Tecavüz edebilmek için gereken arzuyu nasıl buluyor? Bunların kalbi zift, ruhu kara, aklı çıldırmış halde anladık da, biyolojileri de sapıklıklarına itaat ediyor.
Bir insan, ABD’ye karşı savaştığı vehmiyle, yaşlı bir kadına tecavüz edebilir mi? Bir insan, İsrail’e karşı direndiği zannıyla evinden dışarı çıkamayan, ayağa kalkamayan ihtiyarı öldürebilir mi? Bu düşüncelerle iki yaşındaki bebeğe kurşun sıkabilir mi? Bu tür propagandalara inanmamızı bekliyorlar, zannediyorlar ki kendileri gibi bizde sapıttık, aklımızı kaybettik, ruhumuzu şeytana sattık. Zannediyorlar ki kendileri gibi bizde insanlığımızı kaybettik.
*
Her inanç topluluğunun içinde yanlış yapanlar olur, hata yapanlar çıkar, ağır suç işleyenler de olabilir. Ama aynı zamanda o topluluğun içinde “hayrı tavsiye edenler de” olur, azda olsa olur. Aynı topluluk içinden birileri çıkar ve “yanlış yapıyorsunuz” diye feryat eder. Engellemeye gücü yetmese de, çığlık atar, duyarız biz de o çığlığı ve tüm topluluğu suçlamayız.
İsrail’in vahşetine, zulmüne, katliamlarına, haksızlıklarına bazı Yahudiler itiraz ediyor. İsrail’in içinde bile itiraz eden Yahudi guruplar var. Ama Şia’nın içinde, Suriye ve Irak’taki Şii zulmüne, katliamına, vahşetine ses çıkaran, itiraz eden, çığlık atan bir gurup yok. Bu nasıl bir inançtır?
Bir inanç topluluğu, çeşitli sebeplerle zulmedebilir ama alimleri, mütefekkirleri, münevverleri itiraz eder, isyan eder, muhalefet eder. Halkın galeyana gelmesi anlaşılabilir, halkın ölçüsüz davranması anlaşılabilir, halkın zulmetmesi anlaşılabilir ama alimlerin engel olmak yerine fetva vermesi anlaşılabilir bir şey değil. On yıldan beri Irak’ta, iki yıldan beri Suriye’de yaşanan zulme, katliama, tecavüze karşı bir tane Şii alim sesini çıkarmadı.
*
Irak ve Suriye’deki zulüm, katliam, tecavüz, vahşet Şiilerin hiçbirini rahatsız etmedi. Siyasetçisini rahatsız etmedi, askerini rahatsız etmedi, alimini rahatsız etmedi. Artık sorma vakti gelmedi mi, “sizi, ne rahatsız eder, sizin inancınıza aykırı olan nedir?”.
Anlaşıldı ki Şia inancına aykırı olan hiçbir şey yok. Yaşanan bu kadar hadise adamların inancında küçücük bir kıpırtıya bile sebep olamadı. Hatırlıyor musunuz, “kalbi mühürlenenleri”… Hani en fazla mucize gören Ebu Cehil’di, ona rağmen iman etmemişti, çünkü kalbi mühürlüydü. Kalbi mühürlü olanlara hiçbir hadise tesir etmiyor, ayın ikiye yarılması gibi bir mucize bile adamın kılını kıpırdatmıyor. O mucizeleri görmesine rağmen çeşitli mazeretler üretirdi ya Ebu Cehil… Bu kadar zulmü, bu kadar vahşeti, bu kadar tecavüzü görmelerine rağmen Şii halkın ve alimlerinin kılı bile kıpırdamıyor, mazeret üretmek için çalıştırdıkları akıllarını, kalplerini hakikate açmak için çalıştırmıyorlar. Çünkü “mühürlenen kalpleri” açmaya aklın gücü yetmez.
Hiç etkilenmiyorlar. O vahşeti yapan da etkilenmiyor, izleyende… Haberlerde okuyan da etkilenmiyor, görende… Etkilenmemeyi de, iman zannediyorlar… Hiçbir sınırı olmayan bir iman çeşidi varmış gibi… Böyle bir inanç, ancak ve ancak kalbe şeytanın otağını kurması ile mümkündür. İslam’ın yasak ettiği sayısız işi yapıyorlar, bundan da etkilenmiyorlar. Çünkü günah, kalplerine tesir etmiyor, çünkü kalpleri katran karası…
Kalbine şeytanın otağ kurmadığı bir insan, Müslüman ve iffetli bir kadına tecavüz edemez. Bir sebeple tecavüz etmeye niyetlense bile tenasül uzvu o fiili yapacak hale gelmez. O uzvunun uygun hale gelebilmesi için, şeytanın, aklına ve zihnine değil, taa kalbine yerleşmesi gerekiyor. O şeni fiili yapabilmesi için o fiilden zevk alabilmesi gerekiyor, Müslüman ve iffetli kadına karşı o fiili, zevk alarak yapabilmesinin ise tek bir yolu var, kalbine şeytanın kalıcı olarak yerleşmesi… O fiili mümkün kılacak başka bir ihtimal arayanlar, insan denen varlık hakkında ve İslam’a dair hiçbir şey bilmiyor demektir.
Sahada bu işi yapanların kalplerinde şeytan ikamet ediyor da, bunlara izin verenler, fetva verenler, en azından itiraz etmeyenler, ses çıkarmayanlar şeytandan arınmış olabilirler mi? Yani İran’da sarık ve cübbesiyle oturan, unvanı da “merci-i taklit” olan Hameney, şeytanla arasına mesafe koymuş mu oluyor? Sarıklı, cübbeli, sakallı o adam, Şiilerin “merci-i taklidi”, elini kaldırsa zulüm, vahşet, katliam durur. Ama kılını kıpırdatmıyor. Öyleyse… Büyük şeytan, HAMENEY’İN TA KENDİSİ…
Şiilerin kalplerine yerleşen şeytanlar, iblisin çocukları. İblisin kendisi, Hameney’in kalbine kurdu otağını…
*
Karar verin, Yahudi inancı mı yoksa Şii inancı mı şeytana daha yakın. Gerçi bu konuda karar vermeye gerek yok, al birini vur ötekine…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir