YAŞASIN ASİL ÖLÜMLERİMİZ…

Önce vazgeçtiler, vazgeçemediklerimizden… Ve cenneti yeryüzüne indirdiler… Cennetten düşen bizdik… Onlar cenneti hayatlarına düşürdüler…

Biz, can dedik; onlar, canan… Biz, dünya dedik; onlar, münteha… Biz, tene şehvet sürdük; onlar, ruha ab-ı hayat… Biz, dünyayı harç yaptık kalbimize; onlar, Kevser’i içirdiler yüreklerine… Biz, tutsaklığa yürüdük önümüze almak için dünyayı; onlar, ölümlere yürüdüler geride bırakmak için dünyayı…

Aşkın aşkınlığına ulaşamayanlar, bir ilmek ötedeki âleme, berideki âlemi heybesine koyarak yürüyen seyyahları hiç anlamadılar… Anlayamadılar ki, her seçiş bir vazgeçiştir… Ve her ölüm iskeletleri aydınlatan bir gün doğumudur… Ayın yerini alan, güneştir…

Geriye bakmadan, geriyi kendilerine baktırarak, Burak’a biner gibi ilmeği Miraca taşıyacaklarını da anlamadılar… Cellâtların öldürdükçe öldüğünü, “Asil Ölümlüler”in öldükçe ölümsüzleştiğini hiç ama hiç anlamadılar… Yaşasın asil ölümlerimiz…

Anlayamadıklarını anladıkça dudaklarımı ısırıyorum, kanasın diye… Dudaklarımı kanatıyorum beni ısırsın diye… Kanasın dudaklar, kanadıkça sözler… Kanadıkça dudaklar, kanasın dualar… Ki, onlar ancak yoğuracak bizi… Ve dilimizin ucunda idama dursun damlalar… Dilara hisler düşer kuyulara fakat, o zaman yatışır belki sineler…

Anla, anladıkça kuyulara düştük… Karanlık düştük… Soğuk düştük… Kıldan ince, kılıçtan keskin düştük… Yalnız düştük… Duldasız düştük… Kalabalık düştük… Sensiz düştük… Sonra toprak düştük, tohum düştük, başak düştük… Gerçek düştük, düş gibi düştük… Beden düştük, bedene ruh düştük… İlmekten idam düştük…

Düşmek ki, anlatmaktır, anlamaktır… Var olmaktır yoktan… Yeşil bir sevgidir, özümüze sürdüğümüz… Alışmamaktır, tıpkısının aynısı hayatlara… Düşmek, İsra’dır ve sonra Sidretü’l-müntehâ…

Sol damarları tıkalı dünyanın, kangren olmuş mosmor bir ten… Ruh desen ki ondan da beter… Sırıtır her bir tarafta şehvetin çocukları… İçimiz siyah bir uşaklık, dışımız kara bir utanç… Kendi yalağında yalını çoğaltmakla meşgul koca bir sürü… Parlak çocuklar, ur beyinlerde bilinç aramakta… Eller, yüzler, bedenler değil, hakikatte ruhlar cüzamlı… Sol damarı tıkalı dünyanın… Ondandır belki, nabız vermemekte vicdanın…

Üzenlerin de üzüleceği bir vakit elbet gelecek, ebet gelecek… İşte bu sebeptendir, idamlarımızın asaleti… Düğüdür, halaydır zaman ve mekândan gayrı ipe sıralanmamız… En bildik, en moda, en asil, en tarz kıyafetimizdir, kefenimiz… Ve bülbüldür, güle rengini veren… Ki kanını goncaya, açsın diye ikram eden… İşte, gonca bir gülün dikeninde idama duran adamlar, açsın bu toplum diye rengini veren, adam gibi adamlar…

Dağıldık topla bizi Allah’ım… Sığınınca yürek Aşk’a, nasıl da ferahlıyor…

Yaşasın, ölümlerimiz… Yaşasın asil ölümlerimiz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir