YENİ LİDERLİK STANDARDI

YENİ LİDERLİK STANDARDI
Türkiye’de siyaset alanı dardı, siyasetçiler ve hükümetler günlük işleri yapardı. Müesses nizam üzerine yürümek, onun özüne dair radikal değişiklikler yapmak sözkonusu değildi. Bu tür işleri yapmak bir tarafa bunları düşünen hükümet bile gelmedi ülkeye. Siyasetçiler ise, radikal değişiklikleri rüyalarında görse, kabus diye uyanırlardı. Ordu Ankara’nın göbeğinde oturur ve asla sınır ötesine bakmazdı. TBMM’nin karşısında mevzilenen Genelkurmay karargahı tüm dikkatiyle meclise ve iç siyasete bakar, izler bunları yaptığını da meclis ve hükümete bazen ihsasen bazen aleni olarak ifade ederdi. Ülke, ordunun zaptı ve işgali altında nefes bile alamadan yaşar aslında ise yaşıyor gibi yapardı. Yaşar gibi yapardı çünkü dünyadan en az bir asır gerideydi. Düşünün ki yirminci asrın son çeyreğinde (1980 lerin başında), ülkenin siyasi ve idari başkenti olan Ankara ile ticari ve kültürel başkenti olan İstanbul arasında otomatik telefon görüşmesi yoktu. Ankara-İstanbul arasında uçakla gidip gelmek, telefon açmaktan daha kısa sürede gerçekleşiyordu. Bütün bunlara rağmen hükümetler, temel konularda planlama yapamaz, radikal adımlar atamaz, büyük değişimleri düşünemezdi bile…
İşin enteresan tarafı, halk da hükümetlerin bu kadar güdük, zayıf ve etkisiz olduğunu bilirdi. Hükümetlerden boylarını aşacak işler talep etmezlerdi. Nasıl bir psikolojik çukur oluşmuştu öyle? Halk hükümetlerden sisteme dönük radikal adımlar atmasını talep etmediği gibi bununla mesul olmadıklarına da inanmıştı. Çünkü ordunun müsaade etmeyeceğini biliyordu ve talep etmek bir tarafa, talep edenlere “ordu zaten müsaade etmez ki” diye en baştan kendisi itiraz ediyordu. Bir müddet ordunun ülkeyi işgal ettiği zannedildi. Oysa ordu, milletin ruhunu işgal etmişti.
Değişimin içinde yaşarken fark edilmiyor. Değişim ne kadar hızlı olursa olsun yine de alışılacak kadar yavaş gerçekleşiyor. Veya insan aklının intibak mahareti sınırsız… Son otuz yıla panoramik olarak bakınca, hadiseler ne kadar net anlaşılıyor. Asla olmayacağına inanılan işler oldu, asla yapılamayacağına inanılan işler yapıldı.
Statükoya karşı ilk “huruç” hareketi Özal hükümetleri zamanında başladı. Özal’ın yalnız adam olmasından dolayı onu öldürdüler ve tehlikeyi atlattılar. İkinci huruç hareketi Erbakan’ın koalisyon hükümetinde yapıldı fakat hazırlıksız yapılan huruç hareketi kuşatıldı. Fakat üçüncü huruç hareketi, ilk ikisinden edindiği tecrübeyle hedefe hiç olmadığı kadar yaklaştı.
*
Üçüncü huruç hareketi, Akparti hükümetleriydi. Milletin, ülkenin ve devletin üzerine çökmüş olan tüm karabasanları kaldırmaya başladı. Başbakanın kaç defa ifade etmek zorunda kaldığı haliyle “kefenlerini giymiş halde…” üzerine yürüdü sistemin… Akparti ve hükümetlerinin gerçekleştirdiği en büyük hamle ve bu millet için en büyük kazanç, içerideki “kuvvet merkezlerinin” tasfiye edilebilirliğidir. Medya, iş dünyası ve ordunun, etkili ama sorumsuz pozisyonlarının imha edilebileceği anlaşıldı. Bu sebepledir ki milletin ve ülkenin ufku bir anda yırtıldı ve genişledi. Bundan sonra ülkede hiçbir siyasetçi bırakın herhangi bir general karşısında, genelkurmay başkanı karşısında eğilip bükülemez. Öyle olduğunda bilir ki ilk seçimde tasfiye olacak. Çünkü halkın ruhu işgalden kurtuldu. Artık ülkede, Tayyip ERDOĞAN standardı var. Mahareti, hacmi ve cesareti Erdoğan’dan düşük olan hiçbir siyasetçi, siyaset yapamaz. Hangi partiden olursa olsun, hangi siyasi görüşe mensup bulunursa bulunsun…
Milletin ülke içinde kazandığı ruh, tabii olarak ülke dışında mecrasını arıyor. Erdoğan, cumhuriyet döneminde dünyada bu kadar sevilen ilk liderdir. Sevilen ve çekinilen… Halkların ölümüne sevdiği, rejimlerin ise ölümüne çekindiği lider… Eğer Erdoğan ve hükümeti, dış politikada attıkları adımların ciddi bir kısmında başarı kazanırsa, bu millet, dünyada da kendi mecrasını bulacak ve bundan sonra asla zapt edilemeyecektir. Bundan önce İsrail’e yan gözle bakamayan liderler, ABD ve AB’ye iki çift laf edemeyen siyasetçiler, dünyada kimsenin adını bile öğrenmeden devirleri biten Türk devlet adamları, ruhu işgal edilmiş halk tarafından garip görünmüyordu. Türkiye, kendi sınırlarından dışarıya dürbünle bile bakmaktan korkan bir ülkeydi. Halka empoze edilen bu ruh hali, silik liderlerin normal görünmesine sebep oluyordu. Artık onların devri bitti. Türkiye’deki siyaset adamları eğer bölgesinde liderlik yapacak çap ve tesire sahip olamazlarsa, halk onları mezardan önce sandığa gömecektir. Bilenler bilir, siyasetçiler için sandığa gömülmek, mezara gömülmekten daha ağır bir müeyyidedir.
*
Bütün bunlar ne demek? Konunun şahısları aşan bir boyutu var. Asıl dikkat çekmek istediğimiz husus o… Tayyip ERDOĞAN’IN başlattığı ve “mümkün olduğunu” gösterdiği bu standart, ülkeye ve millete bir ruh üfledi. Artık insanlar başka türlü hissediyor, başka türlü düşünüyor. Artık milletin ufku çok geniş ve kendine itimadı fevkalade yüksek. Erdoğan’ın başına bir iş gelse veya siyaseti bıraksa bile halkın ufku Tayyip ERDOĞAN çapında liderler çıkarır. Veya onun gibisini bulana kadar arayışını devam ettirir ve ondan küçük olanların hiçbirinde karar kılmaz. En az Erdoğan çapında lideri bulduğunda üst üste iktidarı verir aksi halde ikinci dönemi rüyalarında bile göremezler.
Halka üflenen bu ruh, mümin bir kalpten kaynaklandığı için de Türkiye’de artık “dindar” olmayan bir liderin iktidar olma şansı yok. Halkın bedeninde yuvalanmaya başlayan ruh, muhtevasında İslam’ı yoğuruyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir