YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI
Yirminci asırdaki küçük fikir ve ilim imali, devrin kısırlığından dolayı “büyük adamlar” oluşturmuştur. Küçük bir kısmı gerçekten yirminci asrın ölçüleriyle “büyük adam” sınıfındandır, buna mukabil kahir ekseriyeti yirminci asır ölçüleriyle bile “küçük adam” sınıfındandır. Ne var ki yirminci asırdaki ilim ve fikir imalindeki zafiyet, “küçük adamları”, “büyük adam” olarak göstermiş veya küçük adamlara büyük adamlık taslama fırsatı tanımıştır. Kadim müktesebat ile mukayesesi kabil olmayanlar, müktesebatın bir mensubunun yanında bile sinek gibi kalmasına rağmen, şişmiş nefisleriyle gözlerin görme ufkunu kapatabilmiştir.
Samimi bir iman, derin bir idrak, hassas bir usul takip edenler, meselenin (İslam’ı anlama bahsinin) bidayetine kendilerini oturtmamış, kendilerini müktesebatın bir eseri olarak kabul ve ilan etmiş, vazifelerinin de müktesebata yol açmak olduğunu söylemiştir. Necip Fazıl, yirminci asrın sayılı dehalarından biri olmasına rağmen, müktesebata yol açmak için çırpınmış, bunun sistemini (vasıta sistem) geliştirmek için çabalamış, hiçbir şeyi kendinden başlatmamıştır. Doğru olan budur, yapılması gereken budur.
Necip Fazıl ve Bediüzzaman’ın başına gelen en büyük felaket, mensuplarının ve takipçilerinin, bu iki dehayı, İslam anlayışının bidayeti olarak görmeleridir. Bu iki büyük ve talihsiz insan, kendilerinin “bidayete” koymamalarına rağmen, takipçileri tarafından bidayetin temsilcisi olarak görülmüş, müktesebat onların ufkuna mahkum edilerek ihmal edilmiştir. Yirminci asrın “büyükleri” olan Necip Fazıl ve Bediüzzaman gibi az sayıdaki insan, müktesebattaki “zirve” şahsiyetlerin, mesele Şeyhü’l Ekber’in yanında, ancak havlu tutacak seviyededir. Günümüzdeki mensubiyet şuuru, yirminci asrı ve o asırdaki şahsiyetleri İslam ilim ve tefekkürünün bidayeti olarak kabul etmek gibi bir maraz ile malul… Necip Fazıl’ın veya Bediüzzaman’ın ufku, kadim müktesebatı ihtiva ve ihata edebilecek çapta değildir. Bu tespit, bu iki şahsiyet için tahkir maksadı taşımaz, sadece bir hususu hatırlatmak içindir, o husus, kadim müktesebatın muhteva yekununu yalnız başına kalbi ve zihni evrenine sığdırabilecek insan yoktur, buna mesela İmam-ı Gazali Hazretleri de dahildir. Doğru ve toparlayıcı bir ifade ile, kadim müktesebatın hiçbir ferdi, müktesebat yekununu ihata edemez. Hal böyleyken, yirminci asrın çöplüğünde yetişen birkaç “gül”ün, o meşhur müktesebatı taşıması beklenmez.
Yirminci asırda yaşamış samimi ilim ve tefekkür ehlinin kadim müktesebata atıf yapması, onun muhafaza ve naklini lüzumlu görmesi, kendilerini müktesebatın “çocuğu” olarak tarif etmesi, yirminci asrın sığ idrakinde makes bulmamış, mensupları tarafından bu zatlar meselenin “bidayeti” olarak kabul edilmiştir. Müktesebata sadakatini sunan şahsiyetlerin mensupları, elbette müktesebatı ihmal ettikleri iddiasını kabul etmezler. Ne var ki, müktesebat üzerindeki çalışmaların sayıca azlığı ve müktesebata yönelik hassasiyetin zayıflığı, meselenin niyet olarak değilse de fiili olarak bu merkezde olduğunu göstermeye kafidir.
Müktesebatın sadık ve salikleri olan Necip Fazıl ve Bediüzzaman gibi şahsiyetlerin üstlendikleri vazife, müktesebata yol açmaktır. Mesela Necip Fazıl’a ulaşan bir kişi, ondan müktesebata geçit bulamıyorsa, Necip Fazıl görevini yapmamış demektir. Necip Fazıl’ın görevini yaptığını bildiğimiz için, ondan müktesebata geçit bulamayanlar onu yanlış anlamışlardır. Muhal farz Necip Fazıl ve Bediüzzaman, kendine ulaşan insanları kendinde alıkoyuyorsa, müktesebata sevketmiyorsa, Atatürk’ün yaptığını İslam’ın içinden yapmıştır ki, dehşetengiz bir ihanet misalidir. Öyleyse bu şahsiyetleri anlamanın çerçevesi bellidir, onlar, müktesebatın fedaileridir ve ilk vazifeleri kendilerine ulaşan her Müslümanı müktesebata sevk etmektir.
Mesele, Necip Fazıl, Bediüzzaman ve benzeri şahsiyetlerin “aşılması” gerektiği veya “aşılamazlığı” parantezinde tartışılıyor. Bu, çok hafifmeşrep bir bakıştır, İslam ahlakı, “fikir ve ilim adamlarının aşılması” gibi bir mevzu başlığını kabul etmez. “Aşmak” felsefi bir yaklaşım ve alışkanlıktır, İslam ahlakı, istikamet üzere imal edilmiş her fikir ve ilmi, her fiil ve tecrübeyi biriktirir, müktesebata katar ve hepsini kıymetlendirir. Yani, mevzua Necip Fazıl’dan (veya Bediüzzaman’dan) giren birisi, ondan alacaklarını aldıktan sonra müktesebata açılan kapıya yönelir fakat bu yöneliş onu terkedip gitmek şeklinde değil, onun koluna girerek beraber yola devam etmek şeklindedir. Müktesebat zaten bu şekilde oluşur, zenginleşir. “Aşmak” iddiası bir nevi terk ediştir, terk edenler müktesebat tarafından terkedilir.
Talebe, hocanın hocası olmaz. Talebe hocayı mukayese edilemeyecek kadar aşsa bile hocasına hocalık yapamaz. İslam ahlakındaki mimari incelik, yani “edep” buna müsaade etmez. Tasavvuftaki, “mürid şeyhini geçtiğinde de, edeben onun müridi olmaya devam eder” mealindeki şiar, ancak nefsinin kölesi olmuş ahmaklara yanlış görünür. Bu günün dünyasında, hoca hocalığını bilmediği için, kendi seviyesine gelen talebesini zapt altında tutmak çabasında, hocasının seviyesine biraz yaklaşan talebe de ona isyan etme gayretinde. İnce idrak ve muvazene bozulduğu için iki taraf da kendi zaviyesinden haklı gibi görünüyor ama bu arada eksilen kıymetin ahlak ve edep olduğu gözden kaçıyor. İmam-ı Azam Hazretleri ile İmameynin münasebetlerinde şahikasını bulan bu anlayış ve ahlak unutulunca her şey tepe takla oldu.
Günümüzde yerleşik hale gelen mensubiyet şuuru, bağlı oldukları şahsiyetlere “nihai menzil” muamelesi yapıyor. Mesela Bediüzzaman’da başlayıp onda bitecek olan kalbi ve zihni inkişaf seyri, idrak istidat ve hacmi ancak buna kafi gelecek insanlar için doğru olsa bile, bazıları için tam bir kalbi intihardır. Mesela Necip Fazıl’da başlayıp onda bitecek bir ruhi süreç bazıları için kafi gelebilir ama bunu sabitlemek, onu nihai menzil haline getirmektir. Bediüzzman, Necip Fazıl ve benzeri şahsiyetleri, ruhi-fikri süreçler için “nihai menzil” haline getirmek, kadim müktesebatı gözönüne aldığımızda, tabii ki bir çeşit kalbi ve fikri intihardır.
Yirminci asrın büyük şahsiyetleri, yirminci asrın fikir ve ilim kaosunda müktesebata yol açan kahramanlardır. Müktesebata yol açma hususiyetini unuttuğumuz andan itibaren, Necip Fazıl veya Bediüzzaman gibi şahsiyetler, kendi Atatürklerimiz olur. Kemalistlerin her şeyi Atatürk’ten başlatması gibi, biz de Necip Fazıl veya Bediüzzaman’dan başlatırız ki, Kemalistlerin köksüzlüğüne yakışan bu hal, kadim müktesebata sahip Müslümanlarda fevkalade çirkin manzaralar oluşturur. Yirminci asrın mensubiyet şuuru da yirminci asrın kısırlığı ve marazları ile maluldür. Kadim müktesebatın yirminci asırdaki temsilcileri olan şahsiyetleri “nihai menzil” haline getiren bu mensubiyet şuuru, mümkün olan en yüksek hızla terk edilmeli, mensubiyet anlayış ve şuurunun merkezine Allah ve Resulü, muhitine de Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin ilmi ve fikri tezahürü olan kadim müktesebat yerleştirilmelidir. Bu hacimdeki mensubiyet şuurunu kuşananlar, fiili ihtiyaç olan cemaatleşmeleri (teşkilatlanmaları), mahalle camiinin imamı etrafında bile gerçekleştirebilirler. Bu hacim ve kıvamı yakalayamamış mensubiyet şuuru, İmam-ı Azam hazretlerine bağlansa bile istikametini şaşırmak ihtimalini muhtevidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir