YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-4-MÜKTESEBATIN HARİTASINI ÇIKARMAK

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-4-MÜKTESEBATIN HARİTASINI ÇIKARMAK
İslam İrfan Müktesebatı… Meselenin sırrı burada… Bilgi, ilim ve fikir ihtiyacımızı karşılayacak havza burasıdır. Milyonlarca ciltlik müktesebatı reddederek veya ihmal ederek hayat altyapısını kuramayız. Hayatın altyapısını edep, ahlak ve hukuk sahalarındaki bilgi müktesebatı oluşturur, irfan müktesebatının sadece edep alanındaki bilgi bile ulaşılamaz hale gelince tüm hayatımız çözüldü, dağıldı, toparlayamıyoruz. Her bahsin bir hukuku vardı, bir ahlakı vardı, bir edebi vardı. Sadece edebi kaybettiğimizde bile, bazı insanlar kibirli edalarla ve ısrarla, “peygamber de hata yaptı” diye muhatabı ile kavga yapıyorlar. Muhal farz söz doğru olsa bile, eskiden insanlar edebinden bunu söyleyemezdi ama şimdi kendileri hiç hata yapmamış edalarıyla bu sözü ağızlarını doldura doldura söylüyorlar.
Müktesebatı ulaşılır kılma mesuliyetimizle birlikte, onun haritasını çıkarmamız gerekiyor. Bir taraftan “ilimlerin tasnifi” yapılmalı, diğer taraftan “meratip silsilesi” tespit edilmeli, yekununda ise tevhidin yeryüzündeki ilk tecellisi olan vahdet mimarisi kurulmalıdır.
İlimlerin tasnifini yeniden yapma ihtiyacı içinde olduğu vaka… Yeniden yaparken müktesebatı reddetmek veya ihmal etmek değil, onu zenginleştirmek ve cari hale getirmek lazım. İlimlerin tasnifini yapmadan, hangi bilginin nerede olduğunu, hangi çerçeve içinde sebep ve neticesini bulduğunu, hangi mecrada faydasının zuhur edeceğini nereden bileceğiz? İlimlerin tasnifi meselesi, bilgilenmenin yol haritasıdır, bu mesele halledilmeden hangi bilgiyi neden öğreneceğimizi bile bilmeyiz. Zaten durumumuz da tam olarak bu değil mi?
Yirminci asırdaki fikir ve ilim adamlarının bir taraftan saldırılara karşı mücadele vermek diğer taraftan ilmi ve fikri çalışmalar yapmak gibi bir mesuliyeti vardı. Ağır saldırılar altında kalan Müslüman ilim ve fikir adamlarının, içinde bulundukları zaman diliminin problemlerine yoğunlaşmaları çok tabiidir. İçinde yaşadıkları zamana (ve o zamanın problemlerine) yoğunlaşmaları, imal ettikleri fikir ve ilmi de o zamanın şartları ile sınırlı hale getirmiştir. Müktesebatı reddetmeyen ilim ve fikir adamları, devasa müktesebatın ufkuna az ya da çok aşina oldukları için sadece zamanlarının çocuğu olarak kalmamışlardır muhakkak ama zamanlarının problemleriyle ilgilenme ihtiyaç ve zarureti, bir kısmını zamanlarıyla malul ve mahkum hale getirmiştir. Zamanlarıyla mahdut olmayanlar ise doğru anlaşılamamış, zamanlarına dair (konjonktürel) meselelerle ilgili ürettikleri fikirleri, İslam’ın yekununa aitmiş gibi anlaşılmıştır. Herhangi bir ilim ve fikir adamının eserlerinin İslam’ın yekununu ihtiva ettiği zannı, konjonktürel olan ile zaman üstü olan kaynağın (Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye) birbirine karıştırılmasına sebep olmuş, İslam, takip edilen (mensup olunan) fikir veya ilim adamının ufkuna hapsedilmiştir. Bu hal, o şahsı ve fikrini, bazen “nihai kaynak” bazen de “nihai menzil” haline getirmiş, tam bir zihni felaket yaşanmıştır.
Umumi manada müktesebatın haritası çıkarılmadığında, hususi manada da ilimlerin tasnifi yapılmadığında hiç kimsenin eksiği görülmez. İlimlerin tasnifi, hem ilimlerin hem de şahısların, müktesebat haritasındaki mevziini tespit eder. İlimlerin tasnifi yapılamayınca, fikir ve ilim adamlarının hangisi zamanın meseleleriyle ilgilenmiş, hangisi nazari alanda imal-i fikirde bulunmuş, kimin sözü nerede başlamış nerede bitmiş anlamak kabil olmuyor. Yirminci asırdaki yaşamış fikir ve ilim adamlarını takip edenler, onlara hem fakih, hem müfessir, hem kelamcı, hem ahlakçı, hem mütefekkir, hem veli muamelesi yapıyor. Neden? Çünkü müktesebat haritası yok, çünkü ilimlerin tasnifi yok. Oysa bu vasıfların tamamıyla mücehhez insan sayısı, tarihte bile sayılacak kadar az. Bu hal, “kül” ile “cüz”ü birbirine karıştırmaya, “parçayı” “bütün” yerine ikame etmeye sebep oluyor. Her şeyi bildiği zannı ile her mevzuda soru sorulan insanlar, bir müddet sonra her şeyi bildiklerini vehmetmeye başlıyorlar. Tam bir felaket…
*
İslam’ın varlık telakkisi (ontolojisi), felsefi düşünce evreninin dışındadır, hiçbir filozofik yaklaşım onun altından kalkamaz. Tecelli bahsinde merkezleşen İslam varlık telakkisi, varlığın dalga dalga tezahürler halinde yaratıldığına işaret eder. Adedi müphem çok sayıda derecenin (seviyenin, mertebenin, irtifaın) her biri kendi tabiatına uygun tecellilere mazhar olmuştur. Öyle ki, her mertebe, önceki mertebenin gölgesi (tecellisi), sonraki mertebenin ise hakikati mesabesindedir. Bu sebeple, bir mertebe için söylenen söz, diğeri için söylenemez, bir mertebe için doğru olan söz, diğer mertebe için yanlış olabilir. Her mertebenin tecellisinde, tevhidi takip eden, tevhide işaret eden bir “sabit” olduğu malumdur ama bu malum, irtifa yükseldikçe artan sayıda insan için meçhuldür.
Meratip silsilesi olmadığında, tevhide doğru yükselmenin haritası yok demektir. Kaldı ki meratip silsilesi anlaşılmadan, hayatı yaşamak bile kabil değil. Varlık telakkisindeki (ontolojideki) girift mevzular ve yakıcı irtifa bir tarafa, İslam, hayatın altyapısını bile meratip silsilesi ile kurmuştur. Hukuk (fıkıh), ahlak, edep, İslam’ın hayat anlayışında ve inşasında bilginin mertebelerini gösterir. Hayat sadece İslam hukukunu esas alınarak yaşanmaz, aynı zamanda İslam ahlakını ve İslam edebini de esas almalıdır ki yekuna ulaşılmış olsun.
Hiç kimse hakkını talep ettiği için kınanamaz, hakkını talep edene itiraz edilemez. Hak sahibi hakkını talep ettiğinde devlet ve cemiyetteki tüm makam ve merciler tam kapasite çalışarak hakkı sahibine teslim etmekle mükelleftir. Mesela alacaklı alacağını talep ettiğinde, borçlunun ödemekten başka yapacağı ve söyleyeceği bir şey yoktur, devlet ve cemiyet de alacaklıya alacağını tahsil etmek için harekete geçmelidir. Ne var ki borçlu borcunu ödeme imkanından mahrum ise, alacağın (hakkın) talebinde ısrar etmek, hukuken (fıkhen) doğrudur ama ahlaken doğru değildir. Böyle bir durumda ahlak, alacağın bağışlanmasını tavsiye eder, hak sahibi hakkını talep etmekte ısrar edebilir ve bu durum haksızlık (adaletsizlik) yaptığı manasına gelmez ama “ahlaksız” olduğu manasına gelir. Mesele daha da derinleştirildiğinde, alacaklı alacağını “edeben” istemekten de imtina edebilir veya alacağını isterken (hak talebinde bulunurken) bu işi edepsiz şekilde yapabilir. Netice olarak Müslüman olmak, insanın kudretiyle mütenasip şekilde İslam’ın tamamına muhatap olmaktır. Hak sahibi, hakkına dayanarak hakkını talep ederken, ahlaksızlık ve edepsizlik yaptığında İslam’ın hukukuna riayet etmiş ama İslam’a riayet etmiş olmaz. “Din ahlaktır” mukaddes ölçüsünü çiğneyen insanı hakkı kurtarmaz.
Meratip silsilesi bahsi anlaşılmayınca, mesela hukuk ile ahlakın tezat teşkil ettiği bile zannediliyor. Mesela İslam’da kadın haklarından bahsederken, sadece fıkha atıf yapılması ve ahlaktan bahsedilmemesi, Müslüman ailelerin savrulduğu büyük bir felakettir. Kadının çocuğunu emzirme mükellefiyetinin bile olmadığını söyleyenler, hukuken doğru, ahlaken yanlış konuşuyorlar. Hukuken hak tevzi yapılmış ve kadına o hak verilmiştir ama ahlaken annenin çocuğunu emzirmesi şiddetle tavsiye edilmiştir. Meratip silsilesi (tabiri caizse İslam’ın dikey boyutu) anlaşılmazsa, İslam hukukunun karşısına İslam ahlakı çıkarılmış oluyor ki zuhur eden manzara, İslam’a karşı İslam gibi tuhaf bir durumdur.
Hukukun hayattaki mevzii ve ehemmiyeti nedir, ahlak hayatın neresini işgal eder, edebe nerede ihtiyacımız var cinsinden soruların bile bir çerçeveye kavuşmadığı günümüz dünyasında tam bir keşmekeş sürüp gidiyor. Müslümanlar arasındaki tartışmalar, taraflardan her birinin İslam’ın bir parçasına sarılması ve o parçadaki “doğru”ya yaslanması sebebiyle neticesiz kalıyor. Herkes doğru söylüyor ama herkes eksik söylediği için tartışma bitmiyor, herkes bir doğruya tutunduğu için de tavrını değiştirmiyor. Yanlış yerden tutsa belki ikna edilebilir ama doğru yerden tutuyor ama İslam’ın yekununa vakıf olmadığı, yekununa muhatap olamadığı, parçaya mahkum olduğu için mevziinde ısrar ediyor, tartışmalar da verimsiz, neticesiz, faydasız şekilde devam ediyor.
*
Yirminci asır çok kısır… İlimlerin tasnifi gibi, meratip silsilesi gibi, müktesebat haritası gibi hayati meselelerin ismi (başlığı) bile unutuldu. Temel meselelerin haritası bile yokken, bunların başlıkları bile unutulmuşken, hiçbir şekilde ihtiyaç hissedilmez hale gelmişken, İslam’ı anlamak, İslam Medeniyet Tasavvuru geliştirmek, medeniyetin inşasına başlamak muhal gibi bir şey. Müslümanlar, en hızlı şekilde yirminci asrın ufkunu parçalamalı, o hapishaneden çıkmalı, geriye doğru müktesebatı keşfetmeli, ileriye doğru medeniyet tasavvurlarını geliştirmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir