Yokoluş Zamanlarında Kanatlandırıcı Bir Varoluş Sancısı Yeşertmek…

Yokoluş zamanlarında kanatlandırıcı bir varoluş sancısı yeşertmek…

Din, bir toplumun varoluş menbaıdır. Özü, öz-suyudur. HAKİKAT’in HAYAT kaynağıdır. Bu dünyada insanın bilme, olma ve varolma yolculuklarının yegâne Yol’udur.

Bilme, en geniş anlamıyla ‘dil’le; olma, irfan’la; varolma ise medeniyet’le

gerçeğe dönüşebilir.

DİN, DİL’LE HAYAT BULUR, İRFAN’LA HAYAT OLUR, MEDENİYET’LE HAYAT SUNAR

Başka bir ifadeyle, Hakikat’in hayat kaynağı din, dil’le hayat bulur, irfan’la hayat olur, medeniyet’le hayat sunar bütün insanlığa ve varlığa.

En geniş anlamıyla Dil, bir toplumun hayat kaynağının sürgit akmasını sağlayan ırmağıdır. Özün sözü, söze gelişidir.

İrfan, dinin anlam haritalarının ve üflediği ruhun dille yoğurulması, hayat hâline gelmesidir. Zevkin, beğeninin, hayat üslûbunun ete kemiğe bürünmesi.

Medeniyet ise, din’in öz kaynağını oluşturduğu; dil’in öz kaynağın gürül gürül akmasını sağladığı; irfan’ın, kaynaktan fışkıran ırmağın suyuyla insanı, varlığı ve hayatı yıkadığı, arındırdığı HAKİKAT’in HAYATİYET kaynağıdır.

DİNSİZ TOPLUM, VAROLAMAZ

‘Dinsiz’ bir toplum varolamaz; hem kendi varlığını koruyamaz, hem de başkalarına varolma hakkı tanımaz, tanıyamaz.

‘Dinsiz’ bir toplum, sadece yok eder; başkalarını yok ederek kendisini varedebilir. Ama sonuçta, kendisini de yok etmekten kurtulamaz.

Bir toplumu yoketmenin yolu, dinini yok etmekten geçer. Bir toplumun dinini yok etmenin yolu ise, o toplumun önce dilini (ırmağını), sonra irfanını (hayat üslûbunu), daha sonra da medeniyet iddialarını (hayatiyet kaynağını) yok etmekle mümkün olabilir.

DİNİNİ YİTİREN BİR TOPLUM RUHUNU KORUYABİLİR Mİ?

Dinimizi ‘yitirdik’ biz.

Dinimizi paçavraya çevirdik, fenâ hâlde örseledik. Dinimizi entelektüel hayatımızdan, kültürel hayatımızdan, sanatsal hayatımızdan, siyasal hayatımızdan sürgün ettik… Bireysel alana hapsettik…

Sahte dinler icat ediyoruz o yüzden. Sahte kutsallar, sahte hayatlar, sahte dünyalar…

Dinini yitiren bir toplum varolabilir mi? Özünü, sahiciliğini koruyabilir mi? Dünyaya sahici, özgün şeyler armağan edebilir mi? İnsanlığa esaslı bir ruh üfleyebilir mi? Başkalarının varolma kaygılarını, çabalarını anlayabilir mi; başkalarının varolma yolculuklarına saygı duyabilir mi?

DİLİNİ YİTİREN BİR TOPLUM KONUŞABİLİR Mİ?

Dilimizi yitirdik biz.

Arapçayı da Latinceyi de, Farsçayı da Fransızcayı da hakikatin filtresinden geçirerek kendisine maletmesini bilen dünyanın en zengin medeniyet dili Osmanlı Türkçesi bizim dilimiz değil artık.

Dilini yitiren bir toplum konuşabilir mi? Başka dilleri anlayabilir mi?

İRFANIMIZI, HAYAT ÜSLÛBUMUZU YİTİRDİK…

İrfanımızı, yani hayat üslûbumuzu yitirdik biz.

İrfanını yitiren bir toplum, insanlığa imajinatif, özgün ve sahici hayat üslûpları, varedici, kanatlandırıcı, hayat bahşedici zevkler, beğeniler sunabilir mi?

HAYATİYET KAYNAĞIMIZI, MEDENİYETİMİZİ YİTİRDİK…

Ve nihâyet, dinin hayatiyetinin sürdürmesinin yegâne kaynağı medeniyetimizi yitirdik biz. Medeniyet iddialarımızı, rüyalarımızı ve ruhumuzu bitirdik. O yüzden Sinan, bizim bir şeyimiz olmaz.

Medeniyetini yitiren, medeniyet gökkubbesi çöken bir toplum, asil şehirler, aziz şehirler, leziz şehirler inşa edebilir mi?

Ve insanın hem kendini ve eşyayı, hem hayatı ve hakikati keşfetmesini mümkün kılan vakti kuşanan ulvî şahsiyetler yetiştirebilir mi?

BÜYÜK KRİZ ZAMANLARI, BÜYÜK DOĞUMLARA GEBEDİR

Peki, ne yapacağız?

Gerçekleri bütün çıplaklığıyla masaya yatıracağız; ondan sonra neyi, niçin yitirdiğimiz üzerinde kafa patlatacağız.

Burada anlamsız bir kötümserlik havası mı oluşturuyorum? Elbette ki, hayır.

Aksine yeniden varolabilmemiz için neden ve nasıl yok olduğumuz meselesi üzerinde kafa yormaya çağırıyorum.

Kimleri?

Elbette ki, fikir (hatırlama) ve zikir (hatırtlama) sahiplerini.

Hatırlama ve hatırlatma çabası başlamışsa, tünelin ucunu görebilmek mümkün olmuş demektir çünkü… Ufku… Dolayısıyla umudu…

O hâlde, bize düşen şey, şu yokoluş zamanlarında umut silahıyla kuşanarak, ufkun kanatlarında zorlu, derinlikli, gönendirici ve diriltici bir yolculuğa çıkmak…

Unutmayalım: Yokoluş zamanları, yani büyük kriz zamanları, biliş, oluş ve varoluş yolculuklarının kaçınılmazlaştığı, büyük doğumlara en fazla gebe olan zamanlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir