YÜCELER KURULTAYI-MUKADDİME-

YÜCELER KURULTAYI-MUKADDİME-

Yüceler Kurultayı, her devletin ihtiyaç duyduğu ana müesseselerden biri olan “Teşri Meclisi”dir. Üstad, İdeolocya Örgüsü isimli temel eserinde, “Devlet ve İdare Mefkuremiz” başlıklı kısmına, “Yüceler Kurultayı” mevzuu ile başlamıştır. Devlet bahsinin ilk mevzuunun Yüceler Kurultayı olması, herhangi bir sıralama meselesinden ibaret değil, aksine bir tercihtir. Yüceler Kurultayı, “teşri meclisi” olmak cihetiyle devletin ana sütunudur, Üstad devleti bu temel üzerine bina etmiştir.

Devlet mefkuresinin Yüceler Kurultayı üzerine bina edilmesi, hukuku, her meselenin önüne ve üstüne almaktır. Devleti temsil cihetiyle Başyüce’nin “bir” numaralı koltukta oturuyor olması, İslam’ın her ölçüsünden süzülen ana mana kıymetindeki “tevhid”in, tatbikattaki tezahürü olan “vahdet” bahsinin işaretidir. Evet, devlet riyaseti, ümmetin ve halkın vahdetini temsil etmektedir. Vahdet, cemiyet çapında ve çeşitliliğindeki mana yekununun, bir ferdde cem ve terkip olmasıyla elde edilebileceğine göre, devletin zirvesinde bir şahsiyetin oturması gerekir. Başyüce, icra salahiyeti zaviyesinden asla Yüceler Kurultayının üzerinde değildir, temsil vazifesi zaviyesinden ise “tek” şahsiyete olan ihtiyacın tabii neticesidir.

Yüceler Kurultayı azaları halk tarafından seçilmez, Osmanlının son dönemindeki Meclis-i Mebusan misaline kadar da bu merciin azalarının halk tarafından seçildiğine dair bir kayıt, tatbikat ve tecrübe yoktur. Hz. Resul-i Zişan Efendimiz Aleyhisseltü Vesselamın irtihalinden sonraki sahabe (Raşit halifeler) devrinde de görülmez. Hz. Ebubekir Radiyallahu Anh’dan başlayarak, halifeler istişare heyetleri (meclisleri) teşkil etmişler lakin hiçbirini halka seçtirmemişlerdir. Bazen istişare mahiyetinde bazen teşri mesuliyeti ile teşkil edilmiş olan bu merciler (Sahabe devrinde iki hususiyeti de muhtevidir, çünkü içtihat meclisidir), hususiyet ve ihtisas ister, bu sebeple de bazı mikyasları vardır ve halkın seçimine arzedilemez.

Yüceler Kurultayı azalarının halka seçtirilmemesi, hukuk istiklalidir. Hukuk İstiklali (bağımsızlığı) bahsi bilinmez, bu hususiyet sadece İslam hukukunda mevcuttur. Demokratik siyasi sistemlerde bahsi edilen ve ciddi devletlerde hassasiyet gösterilen bahis, “Yargı Bağımsızlığıdır”. İslam Hukuku, halkın veya temsilcilerinin istediği gibi imal edeceği bir kaideler yekunu değil, aksine tüm makam sahipleriyle birlikte halkın da itaat edeceği müstakil bir kaideler manzumesidir.

Demokratik siyasi sistemlerde hukukun kaynağı siyasettir, İslam Devlet nizamında ise siyasetin ve her şeyin kaynağı hukuktur. Meselenin bidayeti ve mehazı hukuk olduğu için, hukukun istiklali, İslam Devlet Nizamının temel mizaç hususiyetidir. Demokratik siyasi sistemlerde, siyaset yoluyla (ve seçimle) teşkil edilen teşri meclisleri kanun yapma salahiyetine sahiptir. Kanun parmak hesabıyla yapılabiliyorsa, siyaset her şeyin üstündedir, bu halde hakim olan hukuk değil, siyasettir. Oysa İslam Devlet Nizamının mimarisi, zirveye hukuku oturtur ve onun dışında ve üstünde hiçbir şahıs ve kıymet tanımaz.

Hukuk müstakil olmadığında, kaza (yargı) mercii müstakil olamaz. Yargı bağımsızlığını diline dolayan, bayrak gibi sürekli sallayan demokratik siyasi sistemler, bilgisayarı, imal eden ve programını yazanlara karşı müstakil kılma çabasındadırlar. Meseleleri ortasından almak ve anlamaktan başka bir marifeti olmayan günümüz siyasi sistemleri (demokrasi dahil), hukuk, siyaset, devlet, cemiyet, ferd bahislerine dair kuşatıcı bir fikir sahibi değillerdir.

Yüceler Kurultayı azalarını halka seçtirmeyen Üstad, hukukun istiklalini teminat altına almış, bu teminat marifetiyle de kaza merciinin istiklalini tahkim etmiştir.

***
Hukuk, devlet denilen büyük teşkilat için sihirli mefhumdur. Hukuksuz devlet olmaz, hukukun üstünlüğünün temin edilmediği teşkilata da devlet denmez. İnsanlık, hukukun (muhtevası ne olursa olsun) ehemmiyetini anladı, hukukun üstünlüğünün (şekli nasıl olursa olsun) ise devlet için birinci şart olduğunu farketti. Hangi din, dünya görüşü, ideoloji olursa olsun, kurduğu, kurmayı hayal ettiği devlet için hukukun üstünlüğünü baş şiar edindiği iddiasında…

Binlerce yıllık insanlık tecrübesi, binlerce sayıya baliğ Nübüvvet nefesine, tarihte yaşamış milyonlarca ilim ve fikir adamı kadrosuna rağmen, İslam tarihi, İslam irfanı, İslam hukuku dışında hukukun üstünlüğünün ancak “üstün hukuk” ile kaim olduğunu anlamadı.
Bir hukuk manzumesinin “Üstün Hukuk” olması için iki mikyas var; birisi hakikati temsil etmektir ki bu hususiyet Vahiyle gelmeli, Risalet vasıtasıyla beyan buyurulmalıdır. İkinci hususiyet ise meselenin beşeri tarafına işaret eder ki o da insanların o hukuka ve kaynağına “iman etmesidir”. Meseleye sadece beşeri tarafıyla bakıldığında, iman edilmemiş hukuk, üstün hukuk haline gelmez, zira iman edilmemiş hukuk baştacı edilmez.

İslam hukuku, kaynağını Kur’an-ı Kerim (vahiy) ve Sünnet-i Seniyyeden alır, Hz. Cenabı Resul (SAV) son peygamber olduğu için, hakikatin tek müesses halidir. Hakikatin hukuk tezahürü olan İslam hukuku, halkın tercihlerine bırakılamaz. Üstadın ifadesiyle; “Yüceler Kurultayının bir an bile tahammül edemeyeceği biricik telakki Milletin keyfi ve canı böyle istiyor tesellisi altındaki nebati serbestlik ve hayvani başıboşluktur”. (İdeolocya Örgüsü, sayfa 258)

***
Hukuku halkın yapmaması ve bir hukuk manzumesinin münakaşasız tatbik edilmesi, modern dil ile sormak gerekirse, totaliterlik değil midir? Liberalizmin ve onun siyasi mütemmimi olan demokrasilerin dayandıkları ve itimat ettikleri soru budur. Halkın, seçim yoluyla ve siyaset marifetiyle kanun yapması, totaliter ve otoriter siyasi rejimleri engelleyen bir manivela değil midir? Halkın kendi seçtiği vekiller vasıtasıyla istediği kanunları yapıyor olması-bu durum her ne kadar böyle değilse de- başkalarının zorbalığından kurtulması manasına gelmez mi?

Nazari sahada bu tür iddialarla ideolojik tahkimat yapan liberalizm, aslında tarihin en büyük fikir manevralarından birini yapıyor. Fikri manevra görülmez ve anlaşılmazsa, tatbikattaki akameti, tatbikatçıların hesabına yazıp kurtulan liberalizm ve demokrasi teorisyenlerine karşı imal edilecek bir fikir mümkün görünmüyor. Liberal ve demokrat müellifler fikri manevralarını, İslam’ın hakikatini, muhtevasını, hukukunu gizleyerek misallerini, batı tarihinden mevcut modern tatbikatlar üzerinden geliştiriyorlar. İslam, sadece hukukunu değil her sahadaki ahkamını, kendisine iman etmemiş insanlara tatbik etmez, kendi dışındaki tüm inanç ve fikir mensuplarına, kendi siyasi hakimiyeti altında muhtariyet tanır. İslam, hukuku seçime sunmaz, kendini, külliyen seçime sokar, İslam’ı seçenlere İslam hukuku (ve diğer sahalardaki ölçüleri) tatbik edilir, İslam’ı seçmeyenlere (iman etmeyenlere) hukukunu tatbik etmez.

Liberal düşünce ve demokratik siyasi sistemler, “çok hukukluluk” meselesine yaklaşmazlar, kanunları halkın yaptığına inanmayı (veya inanmış görünmeyi) tercih eder ama bir hukuk manzumesini tüm halka namlu zoruyla tatbik etmekten imtina etmezler. Demokratik siyasi sistemleri, teşri meclislerinde kanun yapma ekseriyetini yüzde elli olarak kabul ettiğinde, halkın kendi yaptığı kanun ile idare edildiğini iddia eder. Geri kalan dev cüssenin (mesela yüzde kırk dokuzun), istemediği kanun ile idare ediliyor olmasını hiç dert etmezler. Oysa İslam, yüzde kırk dokuz ekseriyeti ihmal etmek bir tarafa, yüzde üç-beş nispetindeki miktarları bile küçümsemez ve gayrimüslimlere İslam’ı tatbik etmez.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir