YUH DÜCANE CÜNDİOĞLU

Dücane Cündioğlu’nun 5 Şubat 2010 tarihli taraf gazetesinin 20 sorusuna verdiği cevapları bir vesileyle öğrendim. “Ah keşke öğrenmeseydim” diyeceğim fakat mesuliyet hissim sahadan kaçmaya müsaade etmiyor. Konu o zaman tartışılmış fakat ben atlamışım. Nasıl bir dönemime denk geldi hatırlamıyorum ama muhtemelen yoğun bir dönemime rastlamıştır.
Cevapları problemli olan iki adet soru var. 9 ve 20. sorular… Tartışmalar da galiba 9. Soru ile alakalı olarak yaşanmış. Lakin 20. soru 9. sorudan daha az vahim değil…
Bir de, muharririmizin, bu bahis etrafında oluşan tartışmaya cevap olarak yazdığı ve Yeni Şafak gazetesinde 27 Şubat 2010 tarihinde yayınlanan yazısı var. Savunma (veya ithamlara cevap) yazısı diyebileceğimiz bu yazı ise tam olarak “mazereti kabahatinden büyük” vecizesinin pratik misalini veriyor.
*
9. soru, “Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?”… Cevap, Tanrı…
Bu cevabı tenkit etmek ne mümkün… Kelamın sükûta uğradığı, dilin intihar ettiği, aklın iptal olduğu, şuurun patladığı bir nokta… Niye? Çünkü bunu söyleyen adam, Müslüman… Cevabın tenkidine başlamadan önce bir mefhumu hatırlatalım. Meseleye uygun bir mefhum… Bedahet… Yani aşikar hakikat… İzaha ve ispata ihtiyacı olmayan açıklıktaki hakikat… Kaskatı ve aksi ispat edilemeyen hakikat… Bedahet…
Bu cevap, bedahet derecesinde bellidir ki, bir Müslüman’ın ağzından, dilinden, kaleminden sadır olamayacak, İslam Istılah müktesebatının en aykırı malzemeleriyle bile savunulamayacak bir sapkınlıktır. Bunun üzerine bir şey söylemek gerekmeyeceği aşikâr. Fakat Cündioğlu gibilerini teşhir etme görevi, Müslüman olmanın insana yüklediği manevi mesuliyete dâhildir. Bu sebeple konuya bigâne kalma imkânı yok.
Bu cevabın kamuoyunda tartışılması üzerine muharrir, 27.02.2010 tarihli, tenkitlere cevap yazısında kendini savunmaya çalışmış. Fakat sanığın yediği halt o kadar büyük ki, nasıl bir savunma yapacağını bilememiş bir ruh hali içinde, sağa sola savrulmaktan kurtulamamış. Neticede hiçbir savunma malzemesi bulamamış olmalı ki, “dil” ile oynamaya kalkışmış. Buyurun kendinden okuyalım…
“Şayet soru, “Kendiniz olmasaydınız, ne olmak isterdiniz!” şeklinde sorulsaydı ve ben de, bu aptalca soruya, “Tanrı olmak isterdim!” diye aptalca bir cevap vermiş olsaydım, o takdirde belki bu eleştirilerde kısmen haklılık payı bulunabilirdi ama soru bu şekilde sorulmamış. (Krş. 7-8 ve 10. sorular)”
Savunmaya bakın… “Kendiniz olmasaydınız, ne olmak isterdiniz!” şeklinde sorulsaymış soru, aptalca bir soru olurmuş ve bu soruya verilecek “Tanrı olmak isterdim” cevabı da aptalca bir cevap olurmuş. Öncelikle her iki şekilde de sorulsa ve her iki şekilde de bahsi edilen cevaplar verilse, bu cevaplar “aptalca” olmaz. “Aptalca cevap” diyerek yediği haltın (işlediği cürmün) cezasını hafifletmeye çalışıyor, gizliden gizliye… Yani, savunması tutmazsa, “bir aptallık ettik işte, idare edin” der gibi…
Dil ile oynadığı nokta, sorunun “ne olmak isterdiniz” şeklinde terkip edilmesiyle, “ne olurdunuz” şeklinde terkip edilmesi arasındaki farkı anlatırken (aslında ise anlatmazken) ortaya çıkıyor. “Ne olmak isterdiniz” şeklinde terkip olunan sorunun cevabı, “istek”, “arzu”, “dilek”, “temenni” gibi manaları ihtiva eder. “Ne olurdunuz” şeklinde terkip olunan sorunun cevabı ise, “olma kudretine sahip bulunduğunu” ifade eder. Hangisi daha vahim? Olma kudretine sahiplik iddiası daha vahim değil mi? Daha ağır olan ihtimali, daha hafifmiş (aslında ise hiç cürüm değilmiş) gibi anlatıyor. Muharririmiz, kendinden başka herkesi ahmak sınıfında saydığı için, dil ile oynamaktan da imtina etmeyen bir cüret patlaması içinde, hiç kimsenin anlamayacağı vehmini üreten bir nefs emniyetine malik… Vay canına… Bir Müslüman bu hale gelir mi diyeceğim ama biz bu cüreti filozoflarda bile bu çapta görmedik.
Merd-i Kıpti misalinde olduğu gibi, şecaat ile sirkati mi karıştırıyor dersiniz, yoksa “mazereti kabahatinden büyük” veciz sözünün üçüncü bin yılın erişilmez çaptaki emsali mi dersiniz…
*
20. soru, “Öldüğünüzde Tanrı’nın size kapıda ne söylemesini isterdiniz?”… Cevap, “Sana hâlâ inanıyorum!”
Bu soruya verilen cevap da aslında bedahet halinde sapkınlıktır. Lakin bu cevaptaki sapkınlık, 9. soruya verilen cevaptaki kadar sarih görünmeme imkanına sahiptir. Bu sebeple vuzuha kavuşturulması şarttır.
İman, mümin ile Allah arasında bir münasebet tesis eder. İslam, tüm kaynaklarıyla, bu münasebetin istikametini, mümin kulun (dikkat kul’un), Yaratıcı kudrete, yani has ismiyle Allah’a yönelmesi şeklinde tarif eder. Yani inanan, mümin kul, inanılan ise Mutlak Varlık olan Allah’tır. Muharrir, iman bahsindeki “istikameti” ters çeviriyor. Bunu açıkça, pervasızca ve izahsız bir cüretkârlıkla yapıyor. Bununla ilgili de hiçbir izah çabasına girmiyor. İzahsız bırakıyor ki, okuyanlar, “bir şey var” zannetsin. Zaten izahı kabil olmayan bir hezeyan sözkonusu olduğu için, en zekice davranış, izah çabasına girmemek… Muharririmizin bu noktayı anlayacak kadar zeki olduğu ise piyasanın malumu… İzaha bakın…
(Soru şu: Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz? Cevap da şu: Tanrı!
Peki anlamı nedir bu cevabın? İyi okunursa, anlam, 20. sorunun cevabında saklı!
— Öldüğünüzde Tanrı’nın size kapıda ne söylemesini isterdiniz?
— “Sana hâlâ inanıyorum!”)
Cevabın dikkat çekici bir noktası da “hala” kelimesini kullanması… “Sana hala inanıyorum”… Bu kelime ile Allah’a “hal değişikliği” atfediyor. Allah’ım sen imanımızı muhafaza et.
Bizzat 20. Soru başlı başına bir cürüm olmasına rağmen, buradaki cürümü de umursamadan, 9. sorudaki cürümünün mazereti olarak ileri sürüyor. Bu cürümü, başka bir cürümün mazereti olarak kullanınca, bu cürümün cezasından da kurtulmuş oluyor. Ayrıca bu cürümü savunma ihtiyacından da kurtuluyor. Muharririmiz zeki ya… Hakkını yemeyelim, zeki… Fakat ahmaklık zeka ile ilgili bir hal değil, akıl ile alakalı bir durum. Zeki olmak ahmaklığa mani değil anlayacağınız. En büyük ahmaklık ise, kendinden başka herkesi ahmak görmektir. “Herkes ahmaktır” düşüncesiyle başlayınca, kimsenin anlamayacağını kabul ediyor mecburen… Ondan sonra atış serbest…
27.02.2010 tarihli cevap yazısında bu cürümünü izah etmeye çalışırken, seri halde cürüm işlemeye devam ediyor.
“Bu açıklamayı da yeterli bulmayanlara, arzu edilirse bir soru ile cevap daha ikram edebilirim:
— İnanan kim, inanılan kim? / İnanan O, inanılan Ben!”
“Tanrı” cevabını verince başlayan hezeyan, mecburen savunmada da devam ediyor. Konuya yanlış başlayınca iki ihtimal sözkonusudur. Ya istiğfar edip, başa dönmek veya aynı istikamette devam etmek… Aynı istikamette devam etmeye karar veren adam, seri yanlışlar yapmaya da devam edecektir. Muharririmiz “asla yanlış yapmaz ya…”. Hani hassasiyetlerimiz olmasa deriz ki, “muharririmiz Tanrı ya, yanlış yapması ne mümkün”…

İmandaki istikameti ters çevirip, “İnanan O, inanılan Ben!” diyor ya, bunu da ayrıca izah etmesi gerektiğini fark ediyor. Fakat izahı mümkün bir ifade mi? Asla… Ne yapıyor peki zeki muharririmiz? Başka bir cürüm işleyerek izah etmeye çalışıyor. Yazının devamına bakın…
“Sözün özü, benim rabbim Mü’mindir ey talib, bana inanır! Ya seninkisi?”
İman münasebetindeki istikameti ters çevirme ameliyesini dayandırdığı noktaya bakın. Allah’ın 99 ismini kullanmaya başlıyor. El-Mü’min isminden hareketle, “İnanan O, inanılan Ben” ifadesini izah ettiğini düşünüyor. Utanmadan bir de talibe, “Ya seninkisi?” diye soruyor.
Allah ile kul arasındaki münasebeti ters çevirmek ve bunu Allah’ın isimleriyle temellendirmeye çalışmak, İslam’ın beyan ve teklif ettiği sistemin, özellikle itikadi kısmının, başka bir ifadeyle “özünün” imha edilmesidir. Bunu yapmaya başladığınızda işin nerelere kadar gidebileceğinin bir misalini verelim. Allah’ın 99 isminden birisi de “El-Halik”… Yaratıcı kudret… Bu ismin ihtiva ettiği yaratma fiilindeki Allah ile kul arasındaki münasebetin istikameti, Allah’tan kula doğrudur. İmandaki istikametin, kuldan Allah’a doğru olmasına mukabil, burada Allah’tan kula doğru bir istikamet vardır. Allah, yaratıcı, kul ise yaratılandır. Allah ile kul arasındaki münasebet çeşitlerini tersyüz etmeye başladığınızda “Kul, yaratıcı, Allah (haşa), yaratılan” ifadesine ulaşırsınız. Bu misalde konunun vahameti tüm boyutlarıyla anlaşılıyor sanırım. “Bu kadar da olmaz, o noktaya nasıl varırsın, biraz hüsn-ü niyetle oku yazıyı mı” diyorsunuz. Hemen cevabını verelim. Muharririmiz zaten bunu bir şekilde söylemiştir. Hatırlayalım… 20.03.2010 tarihli yazısında aynen şunu söylüyor. “Yaratılan aynı zamanda yaratandır, kaçınılmaz olarak.” Tamam… Bu ifade tam olarak, “Yaratan ben, Yaratılan O” ifadesine denk düşmüyor. Fakat kendini de yaratıcı noktasına kadar çıkaran bir ifadedir bu… Muharririmizin sabıkasında bu ve bunun gibi sistemi tersyüz eden kayıtlar mevcut. Yani biz o noktalara kadar varmıyoruz, sistem bir defa tersyüz edilmeye başlandığında zihni organizasyon o noktalara kadar varıyor. Misali ise bizzat muharririmiz…
*
Artık kanaat getirdim ki, Dücane Cündioğlu, bir tür “misyon” sahibidir. Önce suyu bulandırıyor, sonra zehrini bulanık suda zerk ediyor. Zehrinden etkilenenlerin mesuliyetini, bulanık suya atfederek kurtulmaya çalışıyor. Oysa hem suyu bulandıran kendisi hem de zehri zerk eden… Evet, özel tür bir misyon… Fakat İslam tarihi böyle bir misyon görmedi. Bu yeni çeşit bir misyon… Bu sebeple “ipi üzerine atılacak ve ne hali varsa görsün” denilecek biri değil.
Nasıl bir misyon? Doğrusu bilmiyorum. Yazılarından anladığım şu; İslam’a ait ne varsa hepsini “malzeme” derekesine kadar indiren, hiçbir “kıymet”e bağlı ve tabi olmayan bir anlayışın zehrini, ambalajında “sanat” yazan haplarla piyasaya sürüyor. Sanat, hezeyanların mazeret ayağını oluşturuyor. Sanatçıların sınırsız saçmalama ve hezeyan saçma hürriyeti “batılı anlayış formunun” tabi neticelerinden biridir. Müslümanların da yer yer bundan etkilendiğini görmek, hazmedilecek gibi değil… Çünkü etkilendiğinde ortaya çıkan misal, Dücane Cündioğlu…
Misyonun mahiyeti yaklaşık olarak anlaşılıyor ama misyonun asli sahibi ortalıkta görünmüyor. İslam tarihinde birçok sapkın anlayış çıkmıştır. Fakat hiçbiri, bu misyona benzemiyor. Bu misyon, İslam’a “doğrudan” zarar vermek üzerine kurulu değil… İslam’ı “değersizleştirme” üzerine kurulu. Zira İslam’a ait “mukaddes kıymetleri” ve “ölçüleri” malzeme olarak kullanmak, İslam’a zarar vermek değil, onu kıymetsizleştirmektir. Misyon, İslam’ın inanmamızı teklif ve emrettiği MUTLAK VARLIK’I bile (haşa) malzeme olarak kullanıyor. Adam, insanlar hakkında konuşmanın rahatlığı içinde Allah hakkında da konuşuyor. Hem de İslam’ın tüm ölçülerini tersyüz ederek… Bu ne mel’un bir misyon böyle…
Değersizleştirmek… Bir kıymetin (bir mananın) başına gelebilecek en büyük beladır. İslam’a karşı mücadele edenler, tarih boyunca sayısız metotlar geliştirdiler. Fakat on dört asırlık tarihte, böyle bir misyon ile karşılaşılmadı. Kıymetsizleştirilen bir mana (veya mana yekunu), artık kendisine karşı mücadele edilmesine bile lüzum olmayan bir hale gelmiş demektir. Bu ne dehşetengiz bir misyon…
*
Aynı gazetede yazan Hayrettin Karaman ne yapıyor? Yazarı olduğu gazeteyi okumuyor mu? Gazeteyi okuyor da Cündioğlu’nu mu okumuyor? Gazeteyi veya Cündioğlu’nu okumuyorsa ayıp etmiyor mu? Okuyorsa Cündioğlu’nun 27.02.2010 tarihli yazısını mı okumamış? Okuduysa, böyle vahim ve fahiş bir hadise karşısında bir tenkit yazısı yazmış mı? Yazmamışsa, bunun sebebi ve izahı nedir? Cündioğlu’nun yazısındaki hezeyanlara katılıyor mu? Katılıyorsa zaten hezeyan olduğunu kabul etmiyordur. Durum buysa, açıkça ifade etmelidir. Böyle mühim bir konuda, müspet veya menfi bir tavır takınmadan, bir tepki göstermeden üzerindeki mesuliyeti atamaz. Konu mühim… Doğruysa, doğru olduğunu söylesin, yanlışsa, yanlış olduğunu söylesin.
Hayrettin Karaman, bu konuda bir tenkit yazısı yazmadıysa, bir tepki göstermediyse bunun sebebini izah etmeli. Aynı gazetede yazıyor olmak gibi “ucuz bir sebebi” yoktur umarım. Aynı çevrede bulunmak gibi ucube bir sebebe sahip değildir umarım. Faiz gibi ameli bir konuda sayısız yazı yazdığı malumken (faiz konusunu küçümsediğimiz anlaşılmasın buradan) itikat ile ilgili bu bahiste neden yazmadığını anlamak istiyorum.
Hayrettin Karaman aynı gazetede yazıyor olmaktan dolayı öncelikle mesuldür mutlaka fakat bu ülkedeki Müslüman ilim ve fikir adamları, bu tür hezeyanlara karşı tavır almayacaklarsa, “ilim” ve “fikir” ne zaman ve ne için gereklidir? İsmi duyulmuş duyulmamış tüm Müslüman ilim ve fikir adamları, “hassasiyet”, “mesuliyet” ve “idrak” zafiyetine tutulmuş olamazlar. Hangi sebeple tepki vermiyorlar, merak ediyorum. Cündioğlu’nu okumuyorlar ve bundan dolayı haberdar değillerse, durum anlaşılabilir. Bunun dışında bizim fehmedemediğimiz, öngöremediğimiz “izah edilebilir” başka bir sebepleri varsa, yazsınlar, bilelim. İzah edilebilir sebepleri yoksa mesuliyet, hassasiyet, idrak ve dikkatlerinin lüzumunu yerine getirsinler.
Gazete genel yayın yönetmeni ve gazetenin sahibi, böyle bir yazara hangi sebeple tahammül ediyor? İstanbul’da (ve medyada) işler nasıl dönüyor? “Her yazar kendi fikirlerini yazabilir, buna müdahale etmeyiz” gibi bir prensipleri varsa eğer şu soruyu da cevaplasınlar. Gazetelerindeki bir köşe yazarı “ensest ilişkinin serbest olması gerektiğinden” bahsettiğinde bu prensipleri cari midir? Bu tür düşünce sapkınlığını Hz. Adem’in çocuklarının birbiriyle evlenmesi konusuyla temellendirmeye çalışıyorsa, bu, “İslami düşünce” cümlesinden sayılıp, mazur mu görülecek? “Bir dakika o kadar da değil, prensibimizin de bir sınırı var” diyorlarsa, itikadi meselelerdeki hezeyanlar nasıl oluyor da bu sınıra çarpmıyor? Evet… Neyin prensibine sahipsiniz, açıklar mısınız? Hiçbir “hakikat kaygısı”, hiçbir “manevi mesuliyet” duymuyor musunuz? Nasıl bir dünya orası?
*
Dücane Cündioğlu’na “taktığımı” zannediyor bazıları. Bunu da en hafifmeşrep sebebe bağlıyorlar, “ünlü olmak”… Bunu düşünenler, adamın yazılarındaki vahim ve fahiş yanlışları anlamıyor veya anlamak istemiyor veya bilmediğim başka sebeplere sahipler. Nedense insanlar “hakikat kaygısı” gibi asil ve mühim bir sebebin olabileceğine ihtimal vermiyorlar.
Cündioğlu ile alakalı daha önce yazdığım yazılara gelen tepkiler ve internetteki tartışma platformlarındaki ifadelere bakınca, “acil” ve “mühim” bir konu olduğunu görüyorum. Adamın zeki ve kendine has bir üslup (hakkını teslim edelim) sahibi olması, “fikir garibanlarını” adamı tenkitten uzak tutuyor. Girift bir üslupla muhatap olanlar, “nasıl olsa bir şeyler anlatıyor” düşüncesiyle, anlamadıkları için tenkit etmekten uzak duruyorlar. Bunu anlıyorum ama savunmalarını anlamakta zorluk çekiyorum. Özellikle internette bulunan bloglardaki tartışmalara bakınca, Cündioğlu’nu savunmaya çalışanların, aynı Cündioğlu’nun kendini savunma teşebbüslerinde olduğu gibi, İslam’ın temel esaslarını imha ettiklerini görüyorum. Piyasada nasıl bir intiba bırakmış ki, kendi kendini savunurken yaptığını okuyucuları da onu savunurken yapıyor ve İslam’ı tağyir ve tahrif ediyorlar. Nasıl oluyor da bir adamı savunmak için İslam feda ediliyor? Meselenin çapı ve ehemmiyeti budur. Benim yapmaya çalıştığım iş, Dücane Cündioğlu ile alakalı değil. Yapmaya çalıştığım şey, okuyucuların dimağına zerkedilmiş olan zehri tahliye etmek. Maalesef bu zehir dimağlara nüfuz etmiş ve yerleşmiş görünüyor. Bu durum erken müdahaleyi gerektirecek kadar mühimdi. Benim geç haberdar olmamdan dolayı geciktiğim için özür dilerim. Fakat başkalarının buna nasıl duyarsız kaldığını (duyarsız kalanlar için söylüyorum) hala anlamıyorum.
Bütün bunlara bakınca, insandaki hakikat kaygısının feveran etmemesi, şuurun seferber olmaması, hassasiyetin ayaklanmaması mümkün değil. Mesuliyet duygusu insanın tüm zihnini işgal ediyor, akıl konuya yoğunlaşıyor, ruh meseleye abanıyor. Başka türlü olması nasıl beklenebilir ki?
*
Bu arada bir itirafım var. Dücane Cündioğlu ile alakalı yazdığım birinci tenkit yazısının (Dücane Cündioğlu fenomeni başlıklı yazı) sonunda, “Dikkatimin üzerinde yoğunlaşması, kendisinden faydalanabileceğim bir “kıymet” olmasındandır” ifadesini kullanmıştım. Bu yazıdaki hadiseden (Tanrı cevabından) o zaman haberdar değildim. Öncelikle bu ifademi geri alıyorum. Böyle bir ifadeyi kullanmış olmaktan dolayı (her ne kadar bu bahisten haberim olmadan kullanmama rağmen) fevkalade utanç duyuyorum.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir