YUSUF KAPLAN-3-FİKİR ADAMLARININ YAPAMADIĞINI HALKTAN BEKLİYOR

YUSUF KAPLAN-3-FİKİR ADAMLARININ YAPAMADIĞINI HALKTAN BEKLİYOR
Türkiye’de ciddi bir mesele var, siyasi ve içtimai süreçler, ortasından okunuyor. Müslümanların, Özal ile başlayan Akparti ile devam eden yeni imkanlar elde etmeleri, işin kaynağına inilmeksizin değerlendiriliyor. Yazarın biri çıkıyor, cipe binmelerinden şikayet ediyor, başka biri lüks kıyafetlerine takıyor, diğeri pahalı restoranlarda yemek yemeleriyle boğuşuyor. Tenkitlerinin sonunda hiçbir teklifleri yok, bir teklif getirme mecburiyetinde olduklarını bildiklerinden, en kolay yola başvuruyor ve “sade yaşayın” türünden birkaç klasik laf ediyor ve yazıyı (konuyu) kapatıyor. Tenkitlerin tamamına yakını da doğru fakat teklifsiz tenkit, “gece konduyu” sıhhatsiz mesken olduğu için yıkıp, yerine bina yapmadan oradaki aileyi kışın ortasında sokakta bırakmaya benziyor. Gecekonduyu yıkma gerekçesi tamamen doğru, adam da bu doğruya yaslanıp, hiçbir tefekkür çilesi çekmeksizin ve kendi “yazarlık konforunu” bozmaksızın gecekonduyu yıkıyor. Yıkma gerekçesi doğru ya, gerisini hiç dert etmiyor. “Yahu sen deli misin, aile çocuk, ihtiyar sokakta kaldı” diyecek olduğunda, yıkma gerekçesini gözünün içine sokuyor ve “bu yanlış mı?” diye soruyor. O doğru olmasına doğru da be adam, doğrunun bir kısmı, “yarım doğru” hayatı ne hale getirir bilir misin? Ama bilmez… Oraya kadar okumadı. Çünkü ülkede “fikir adamı” nedir, bilen yok. Hayatın içinden bir parça fikir kırıntısı kapan, meydan yerine, Üstad edalarıyla ve nara atarak giriyor. Dünyanın en başarılı kalp ameliyatını yapan cerrahın, göğsü kapatmadığını, dikmediğini filan düşünür müsünüz, neye yarar o kadar başarılı ve “doğru” iş yapmış olması?
İçtimai süreçleri ortasından okumak veya süreçlerin bir aşamasını, parçasını, kısmını tetkik etmek, Yusuf Kaplan’ın ifadesiyle “konformizmdir”. Ne konformiz mi? Yazar konformizmi… Fikir adamı konformizmi değil, fikir adamlarının konformizmi daha farklı…
Bu tuzağa Yusuf Kaplan’ın düşeceğini zannetmiyordum. Süreçleri ortasından okumak, değerlendirmek, tenkitler yapmak… 10.02.2012 tarihli “Tükiye’nin “din”i: Araçsallaştırma” başlıklı yazısı, orijinal teşhisler ihtiva ediyor gibi görünen fakat tam olarak bu zihni tuzağa düşmenin misalini oluşturan türden.
Daha önceki yazılarımızda görüleceği üzere, Yusuf Kaplan, kıymet verdiğimiz, yazılarını takip ettiğimiz bir fikir adamı. Bu sebeple Yusuf Kaplan’ı diğer köşe yazarları ile aynı çerçevede değerlendirmek ve tenkit etmek niyetinde değiliz, hiç olmadık. Yusuf Kaplan, fikir adamı olarak tenkit listemizde, köşe yazarı olarak değil… Fikir adamı olması, daha hassas daha dikkatli bir tenkit gerektiriyor. Fakat aynı zamanda fikir adamı olması, kendisinin de daha hassas ve dikkatli olmasını gerektiriyor. Köşe yazarlarının çoğunda “normal” karşıladığımız yanlışlar, fikir adamlarında (misalimizde Yusuf Kaplan’da) normal değil. Çünkü fikir adamlarının köşe yazarlarına nispetle seviyeleri (ve standartları) daha yüksektir.
*
Yusuf Kaplan, mezkur yazısında özet olarak “dinin araçsallaştırılmasından” bahsediyor. Tespiti doğru. Fakat bir problem var. Laik, Kemalist, ateist siyasi ve hukuki rejimin seksen yıllık tatbikat ve tortuları, dine ancak bu kadar yer açtı. Dinin araçsallaştırılmasından başka bir imkan alanı açması beklenmezdi zaten. Çünkü laik/seküler hayat anlayışı, hiçbir “üst kıymet” kabul etmez, dünyada ve hayatta varolan her şey, araçtır, araç kıymetindedir. Böyle bir vasatta, “kendi haline bırakılan” her kıymet, tabii ve mecburi olarak araçsallaşır. Zaten kendisi de, yazısında laik/seküler anlayışın laikliği de araçsallaştırdığını söylüyor. Bu noktaya kadar uzanan tespiti, ilginçtir ki burada kalıyor. Bu kadar mühim bir konunun, bir köşe yazısında kafi derecede izah edilebileceğini düşünmüyoruz tabii ki. Fakat yazının toplam kompozisyonundaki eksiklik, meselenin “merkezi konusu”dur. Merkezi konusuna temas edilmeyen her mesele, eksiktir hatta hiçtir. Bu sebeple ilgilenmek ihtiyacı duyduk.
Seksen yıllık cumhuriyet operasyonu, ülkede İslam adına hiçbir emare bile bırakmamak için tüm gücünü seferber etti. Operasyonun başlangıcında Müslüman ilim adamları katledildi, İslami müesseseler binalarına kadar imha edildi, Kur’an-ı Kerim yakıldı ve yasaklandı. Bunlar yaşanırken Müslüman insanlar, imanları ile hayatları arasında tercih yapmak zorunda kaldılar. İslam adına bir adet kitap bulamadıkları dönemde, hayatın tüm altyapısı Allahsızlık üzerine bina edildiği için, İslami hayatı inşa etmek bir tarafa, İslam’ın ne olduğunu bile öğrenemediler. İslam, bu ülkede, cumhuriyet operasyonuyla, “orta malı” haline getirildi. Herkesin söz sahibi olduğu, özellikle de Allahsızların söz sahibi kılındığı bir sahipsiz mal…
O kadar ağır şartlarda yaşayan Müslümanlar, imanlarını köylere, dağlara, mağaralara, yer altına girerek muhafaza ettiler. Bazen imanlarını muhafaza etmenin tek yolunun “yobazlık” olduğu şartlar manzumesine mahkum edildiler. Evet… İmanlarını bazen yobazlık formunda muhafaza ettiler. Yirmili, otuzlu, kırklı yılların “yobaz Müslümanları” tarihin, dinine en sadık Müslümanlarıdır. Her şey İslam’ı tekzip için organize edilmiş haldeyken, İslam imanını, her şeye rağmen muhafaza edecek kadar kıymetli insanlardı. Bu günün Müslümanları, dinlerini ve varlıklarını, o zamanın “yobaz Müslümanlarına” borçludur. O yobaz Müslümanlar olmasaydı, bu gün bu ülkede İslam’ın adı bile kalmazdı.
Gün geçti, zaman döndü, Müslümanlar birtakım imkanlara kavuştular. İslami eğitim müessesesi kalmadığı için İslam’ı öğrenmekten mahrum, İslami hayatı inşa etmenin imkanları kalmadığı için İslam’ın hayatından mahrum, İslami anlayışın zihni, kalbi ve akli kodları kaybolduğu için İslam ilim ve fikriyatını inşa etmekten mahrum bir halk ile karşı karşıyayız. Kendi haline kalan, hayatın tabii seyirlerine ve süreçlerine mahkum olan, İslam’ı bazı alametlerden ibaret gören bir halkın içtimai, siyasi ve iktisadi süreçlerine şahit oluyoruz. Peki ne bekliyoruz?
Müslüman fikir ve ilim adamlarının, İslam’ın medeniyet tasavvurunu geliştiremediği bir fikir piyasasında halktan ne bekliyoruz? Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslami hayatı inşa edecek “kurucu düşünce” seviyesine çıkamadığı, “kurucu şahsiyeti” terkip edemediği bir vasatta halktan ne bekliyoruz? Müslüman fikir ve ilim adamlarının, İslami müesseselerin sistem ve modellerini geliştiremediği bir ülkede halktan ne bekliyoruz? Mesela bir “Karz-ı Hasen” müessesesini bile oluşturamayan, kuramayan, işletemeyen fikir ve ilim adamlarının piyasasında halktan “yüksek idrak” mahsulü tavır, eda, tatbikat vesaire beklemek ne demek? Biraz ayıp olmuyor mu?
*
Cemiyetin ufku kim? O cemiyetin fikir ve ilim adamları değil mi? Fikir ve ilim adamı edalarıyla ortada dolaşanların ufku, bu halkın ufkundan ne kadar ileridir ki? İslam’ı anlayacak ve tatbik edecek, tatbik fikrini ve müesseselerini inşa edecek, tatbikatı takip ve murakabe edecek olanlar fikir ve ilim adamları değil mi? Bunların eserleri nedir ki, halkın hayatı ne olsun? Fikir adamı müsveddelerinin en kolay düştüğü tuzak, halkı tenkit etmek… Halkın murakabe altında bulundurulması lüzumu açık… Fakat halkın önüne hiçbir şey koymadan onu tenkit etmek, çok ucuz değil mi? Hiçbir fikri derinliği olmayan, hiçbir İslami kültürle donanmayan iş adamlarının biraz para kazandığında ne yapmasını bekliyorsunuz? Fikir ve ilim ile iştigal edenlerden ne gördük ki, hayatı boyunca para kazanmak için uğraşan, bir taraftan da Müslüman kimliğine sahip olan adamlardan ne görelim. Bu yük (mesuliyet) fikir ve ilim adamları tarafından taşınabiliyor mu ki, işadamları tarafından taşınabilsin.
*
Doğrusu tüm bunların Yusuf Kaplan’a meçhul olmadığı zannındayız. Öyleyse niye yazıyoruz? Çünkü fikir kıymetli… Dikkatsizliğe gelmiyor, idraksizliğe gelmiyor, ucuzluğa gelmiyor. Fikir adamı, kendine meçhul olmayanı, meçhul bırakmamalı. Meçhul bırakırsa, kendine meçhul olduğu zannını besler.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir