ZAMAN VE İDRAK

ZAMAN VE İDRAK
İdrak sınırlarımızdan biri de zamandır. Zamanın içinde olanı idrak etme imkânına sahibiz ama dışında olanı idrak etme imkânına sahip değiliz. Zaman hem insanın hem de insan idrakinin en önemli sınırı ve perdesidir. İnsan zamanın dışına çıkabilir ama zamanın dışını veya zamansız varlık ve hadiseleri (hareketleri) idrak edemez. Bir varlığın idrak edilebilmesinin ilk şartı terkip özelliğidir. Eğer bir varlık mürekkep değil de basit (saf, yeknesak) bir bünyeye sahip ise idrak sınırları dışındadır. Terkip ise zamanın içinde mümkündür. Bu sebeple zaman mürekkep varlıklar (maddi varlıklar) için varoluş amilidir. Madde varolabilmesini zaman ile mekânın temasına borçlu olduğu için çok parçalıdır.
Zaman ve idrak bahsinin bu hususiyetinden dolayıdır ki, tevhide, terkip ile değil tecrit ile ulaşılır. Bir noktaya kadar terkip ile gidilebilir, gidilmelidir. Lakin terkip güzergahının sınırı bilinmeli, o sınıra vasıl olunduğunda terkip bırakılmalı ve tecrit güzergahına girilmelidir. Zaten tecrit güzergahı da bir müddet sonra bitecek ve “tenzih” güzergahı başlayacaktır.
Zamanın dışında bulunan varlıkların mürekkep varlıklar değil, saf (tek) bünyeye sahip varlıklar olması gerekir. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Hal böyleyse zaman, mürekkep varlıklarda hükmünü icra ediyor lakin “saf” varlıklarda hükmünü icra edemiyor olmalıdır.
Zaman, sadece idrak itiyatlarımızdan dolayı bir sınır oluşturmuyor aynı zamanda idrak kudretimizin de sınırıdır. Zaman saf varlıklarda cari değilse, zaman üstünü (veya zaman dışını) idrak etme kudretimiz de yoktur, idrak itiyadımız da yok… Bu hal, tevhide idrak (akıl) ile değil, ruh ile ulaşabileceğimizi göstermesi bakımından mühimdir.
Mürekkep varlıklar terkibi bir bünyeye sahip oldukları için tahlil edilmeleri kabildir. Tahlil, idrak faaliyetinin mühim usullerinden biridir. Tahlilin neticesinde basit yapıya ulaşılacağı zannedilir ama bilim hala varlığın tahlilinden saf varlığa ulaşabilmiş değildir. Nükleer fizikte ulaşılan atom altı parçacıkları bu anlamda basit varlıklar değillerdir. Son ulaşılan atom altı parçacıklar her ne kadar parçalanamamış olsalar da bu durum bilimin geriliği ile ilgilidir. Kaldı ki, atom altı parçacıkların parçalanamaz bir yapıya sahip olduğu kabul edilse dahi bunların yalnız başına varolamadıkları ve başka bir varlığın parçası olarak ancak varolabildikleri göz önüne alınırsa basit varlığa ulaşıldığından bahsetmek kabil olmayacaktır.
Zamana tabi olan herhangi bir varlığın, “saf varlık” cümlesinden olması muhaldir. Zamanın, üzerinde varoluş amili olduğu, dolayısıyla zamansız alemde varoluşunu gerçekleştiremeyen varlıklar, mürekkep varlıklardır. Bu sebeple fizik bilimi, ne yaparsa yapsın, zamanlı varlıkların bilimidir. Ufku da zaman ve mekandır.
Tahlil ile idrak ediyor olmamız, eşyanın hakikatini anlamadığımızı gösterir aynı zamanda. Zira eşyanın hakikatini terkibi varlıklarda değil, saf varlıklarda bulmak kabil olacaktır. Terkip her ne kadar varoluşun şekillenmesi (veya neticesi) olarak karşımıza çıksa da, eşyanın hakikatini perdeleyen bir özelliği olduğu da unutulmamalıdır.
Eşyanın hakikatinin saf varlıkta gizli olması, hakikatin kendisinin de mürekkep değil saf olduğundandır. Hakikat girift değildir ama zamanın dışında (üstünde) olduğu için idraki mümkün olamamaktadır.
İdrak itiyatlarımızdan birisi de, girift olanın saf olandan daha kıymetli olduğu zannıdır. Bu zan aslında yanlış da değildir, ne var ki bu zannın doğru olduğu “evren”, maddi evrendir. Maddi evrende girift olanın, saf olandan daha kıymetli olduğu misaller bulmak istisna sayılacak kadar az değildir.
İdrakin zamanla kayıtlı olmasının bir sebebi de, mürekkep (yani zamani) varlıkların idrak edilebilir olmasıdır. Ya da idrak, zamanın içinde ancak gerçekleşebildiği için, basit (tekparça) varlıkları değil mürekkep varlıkları kendine konu edinebilmektedir.
İman da tam olarak burada ortaya çıkar. İdrak yoksa iman vardır, idrak bittiğinde iman başlar, idrak acziyeti iman zaruretini gösterir. Öyleyse iman mevzularının tamamı, idrak ufkumuzun ötesindedir. Asr-ı Saadette insanların içinde yaşayan, onlarla yiyen, içen, namaz kılan, savaşan Risalet’in neden idrak edilemeyeceğini anlamayanlar dikkat etmelidir. Veya “Peygamberlik tavır aklın verasındadır” ölçüsünde mahfuz olan mana sezilebilmelidir.
İdrak mekanizması zaman ile kayıtlı olduğu gibi hareket ile de kayıtlıdır. Hareket ilgisi zaten zamandan kaynaklanmaktadır. Varlığın hareket etmemesi halinde değişme gerçekleşmeyeceği için varoluş süreci işlemeyecek ve eşya (obje) varolamayacak, dolayısıyla idrak konusu kalmayacaktır.
*
Zamanın muhtevasında mevcut ve mahfuz bulunan mana yekunu ile mekanın muhtevasında bulunan varlık sureti, varoluş süreciyle birlikte tezahür eder. Bu süreç neticesinde varlık, gerçekleşmiş kısmıyla “bilinebilir” alana intikal eder. Bilinebilir ve idrak edilebilir alana…
Zamanın muhtevası mekâna saçılmadan varoluş gerçekleşmeyeceği için, varlık kendini görünür hale getiremeyecek ve idrak faaliyetine konu olamayacaktır. Zamanın muhtevasında bulunan öz, zaman perdesi ile sımsıkı gizlenmiştir ve zaman onu mekâna ekene kadar, varoluş imkânına sahip olduğunu kendisi dahi bilmez. Kendi varlığını bilmeyenin varlığı anlaşılmaz. Bu ifadenin mefhumu muhalifi yoktur. Kendi varlığını bilenin varlığının anlaşılması mutlak değildir.
Kendi varlığını bilmenin en basit hali, varoluş sürecinin işlemeye başlamasıdır. Başka bir ifadeyle varoluş sürecine katılmaktır.
Zamanın muhtevası mekâna saçılırken, zamanın saf halinden kurtulmaktadır. Zamanda olanın anlaşılması, mekânda da olanın anlaşılmasından daha zordur. Ortalama idrak zamanda olana değil, mekânda olana meyyaldir.
*
Zamanın muhtevasında mevcut ve mahfuz bulunan mana yekunu, gerçekleşmemiş kısmıyla bilinebilir alanda değildir ama idrak edilebilir olmadığını söylemek mümkün değil. Meselenin sırrı da tam olarak burada gizlidir. Aklın ufkunun ötesinde olan bu alan, akl-ı selimin sezdiği, ruhun ise müşahede edebildiği bir sahadır. Bu sahadaki idrak faaliyeti, ruhun müşahedesi, akl-ı selimin ise o müşahedeyi keşfetmesi ile mümkün olsa gerek. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir).
Akl-ı Selim, aklın ufkunun çok ilerisinde bir idrak derinliğine sahiptir. Akıl için muhal gibi görünen bazı hususlar, akl-ı selim için mümkündür. Akl-ı Selimin akıldan en bariz farkı, ruhi tezahürlerin bir kısmına vukufiyetidir. Zaten zaman ruh ile müşahede edilebilen, akl-ı selim ile anlaşılabilen bir mefhumdur.
İnsanların idrak derinliği, zamana nüfuz etme imkânlarıyla ilgilidir. Zamanın eşiğinde kalan, ona hiçbir şekilde nüfuz edemeyen insanlar, idrak melekesi olarak aklı kullanmaktadır, onlar akl-ı selim sahibi değillerdir.
*
İdrak, hem gerçekleşmiş olana hem de gerçekleşmemiş olana yönelebilir fakat gerçekleşmiş olan “bilinebilir” olduğu için bilinmekte ve bilinen ise genellikle idrak faaliyetine konu olmamaktadır. Bu hal, tortulaşmış idrak itiyatlarımızdandır ve kurtulması en zor olanıdır. Bu sebeple “bildiklerimizi” anladığımız zannıyla idrak faaliyetine mevzuu edinmiyoruz. Böylece, ezberleme, öğrenme, anlama süreçlerinin (safhalarının) “öğrenme” seviyesinde kalıyoruz. Bilme safhasında kaldığımız için anlama cehdi göstermiyor, anlamadığımız bilgileri tekrar edip duruyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir