ZAMAN VE SÜRE

ZAMAN VE SÜRE
Zaman ile ilgili ilk hissediş, mücerret bir akıştır. Akışın zamanda mı yoksa varlıkta mı olduğunu tefrik edemesek dahi, varlık ve vakıaların arka arkaya dizilişindeki kronolojik sıra veya sebep-netice ilişkisinin meydana getirdiği illiyet silsilesi kavrayışlarının yerleşik hale getirdiği idrak itiyatlarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Gerçekten babanın çocuğundan sonra doğamayacağını açık bir şekilde görmek varlık ve zaman ile ilgili tartışma dışı tuttuğumuz kavrayış şekilleri geliştirmemize sebep olmuştur.
Kâinatın her noktasında ve her anında doğrulanabilecek bir kural olamayacağı gibi bunun tersi olan en yanlış fikrin dahi kâinatın bir noktasında veya bir anında doğrulanabileceğini unutmak ya da anlamamak, iç dünyamızda (mesela zihnimizde) idrak tortuları oluşturmaktadır.
Mücerret konuları ve varlıkları idrak edebilmek için müşahhaslaştırma çabalarımızın da kalıcı alışkanlıklar oluşturduğu vakidir. Müşahhaslaştırma çabası, kelimenin lügat anlamına uygun olarak maddileştirme çabası olarak anlaşılmamalıdır her zaman. Müşahhaslaştırma, zapt altına alabilmek ve vaziyet edilebilir hale getirmektir.
Zaman ile ilgili en meşhur idrak alışkanlığımız, illiyet silsilesi (sebep-netice münasebeti) ve müşahhaslaştırma çabasının harmanından meydana çıkan, zamanı, “süre” olarak anlama temayülümüzdür.
Süre, varlık veya vakıanın başlaması ile bitmesi arasında geçen zaman dilimidir. Süreyi zaman olarak kavramak, zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul etmenin zihni altyapısıdır.
Zamanı, saat veya takvim gibi ölçülerle anlamak zaten konu dışıdır. Zira böyle bir zaman kavrayışı ancak akıl yaşı 3–6 arası çocukların seviyesine uygundur.
İnsandaki idrak ve dikkatin kendine yöneldiği durumda aradığı kudreti bulamamasından kaynaklanan hayal kırıklığı, sonsuz arayışını devam ettirmek için idrak ve dikkati dış dünyaya çevirir. Dış dünyadaki kudret arayıcılığı, varlığın çeşitliliği karşısında gelişmemiş akıl sahiplerinde izafi bir kavrayışı ortaya çıkarırken, gelişmiş akıl ve üstün zekâ sahiplerinde mutlak kudret arayışını mecburi hale getirir.
Gelişmemiş akıl sahiplerinin kudret kavrayışı kendilerine nispetledir ve kendilerinden daha büyük kudrete sahip olanların varlığını gördüklerinde, iltica edecek şahıs veya mercii buldukları için arayış son bulur.
Gelişmiş akıl sahipleri, varlıktaki kudretin kaynağının başka bir varlık olduğunu veya varlığın kendindeki kudretin tükenir olduğu gerçeğini anladıkları için arayışlarına devam etmek zorunda kalırlar.
Kudret, varoluş süreci için gerekli olan ve o olmadığı zaman varlık iddiasının anlamsızlaştığı bir enerji olarak düşünülebilir. İnsanın nefes almakta dahi zorlandığı hadiseleri yaşaması, kudretin ne kadar önemli olduğu ile beraber, gerektiği kadar kudretin insanda olmadığını da göstermektedir. İnsanın en basit ihtiyacını dahi karşılamaktan aciz hale gelebilmesi, kudret arayıcılığını kesintisiz devam ettirmek lüzumunu tespit eder.
Zamanı en fazla hissettiğimiz konulardan birisi kudrettir. Kudret (güç), yaşayabilmek için lüzumlu en önemli kaynaklardan birisi olduğu için ona merkezleşen dikkat, zamanı seyre dalmış gibidir. Zira kudret sahibi olduğumuz müddetçe ne kadar zamanın geçmiş veya geçecek olmasının bir anlamı ve önemi yoktur. Yüz elli yaşadığımızda yirmi beş yaşındaki bir gencin kudretine sahip olabilsek, ihtiyarlamanın imtina edecek (ve korkacak) bir özelliği yoktur.
Zaman akıp gidiyorsa veya biz zamanın içinde akıyorsak, bu akışta farkına vardığımız en önemli (belki de ilk) şey kudrettir. Başka bir ifadeyle ilk kaybettiğimizi fark ettiğimiz şey kudrettir. Sahip olduğumuz sınırlı kudreti kaybediyor olmanın ortaya çıkardığı telaşı (birçok insanda paniği) biraz dağılıp da sakin bir şekilde düşündüğümüzde anlarız ki, kaybettiğimiz şey zamandır. Ya da böyle değildir ama biz böyle anlamaktayız.
Kudretin ve kudret kaybının varlığımızdaki ve hayatımızdaki ehemmiyeti, dikkatimizi keskinleştirir ve yoğunlaştırır. Fakat ilginçtir ki, dikkat, kudret konusuna değil zaman konusuna yoğunlaşır. Hiçbir halde ne kadar kudretimizin kaldığını düşünmeyiz. Ne kadar zamanımızın kaldığını düşünürüz. “Ne kadar zaman sorusu”, zamanı idrak etmemizi engellemekte ve onu “süre”ye indirmektedir.
Yukarda anlattığımız hayat seyrinin dışında birçok sebep de zamanı sürede müşahede etmemizi temin eder. Zamanın ne olduğundan ziyade ne kadar olduğu ile ilgilenen insan dikkat ve idraki, insana en büyük tuzaklardan birini kurmaktadır. Ne olduğunu bilmediğimiz bir şeyin ne kadar olduğunun veya kaldığının ne anlamı olabilir ki? Oysa ne olduğunu idrak etmiş olduğumuzda ne kadar kaldığını belki de merak dahi etmeyeceğizdir.
Gerçekten böyle midir? Ne olduğunu anladığımızda ne kadar kaldığını merak etmeyecek miyiz? Bu sorunun cevabını net bir şekilde vermek kabil değildir muhakkak ama ne olduğunu anladığımızda ne kadar kaldığından ziyade ne kadar kullanmamız gerektiğini (başka bir ifadeyle ihtiyacımızın ne kadar olduğunu) merak edebiliriz büyük ihtimalle. Ne olduğu bilindiğinde nasıl sahip olunacağının da bilineceği kabul edilmelidir. Nasıl sahip olunacağı bilindiğinde problemin büyük bir kısmının ortadan kalktığı malumdur.
Ne kadar gerekli sorusu, ne olduğu anlaşılmadan önce sorulduğunda bir anlamı yoktur ve ne kadar kaldı sorusu ile aynıdır.
*
Zamanı süreye indirip anladığımız anda onu kaybederiz. Zamanın en müşahhas halinin veya tezahürünün “süre” olmasının bu noktada önemi yok. Zamanı “süre” formunda ölçüp değerlendirmek ve anlamaya çalışmak farklı bir çabanın ifadesidir mutlaka fakat süre çerçevesinden ibaret olarak anlamaya çalışmak asla anlaşılmayacağını gösterir.
Zamanın süre olarak anlaşılması, yok olacağımız anlamına gelir. Zamanı yok edici bir güç olarak anlamak zamanın en kötü idrak edilişidir. Aksine zaman varoluş amilidir ve yoklukta değil varlıkta vardır. Zamanı müşahede edebileceğimiz nokta varoluş sürecidir.
Sürenin varlığı vakidir. Bir anlamı ve fonksiyonu vardır. Problem, sürenin kabulü veya inkârı değil, onun zaman olarak kavranması ile ilgidir.
Zamanı süre olarak anlamadığımız takdirde kıyamete kadar varolmaya devam edeceğiz. Zamanı süre olarak anladığımızda da kıyamete kadar varolmaya devam edeceğiz ama kıyamete kadar devam edip etmeyeceğimizi bilmediğimiz (idrak edemediğimiz) için kıyamete kadar varlığımızı devam ettirdiğimizden de haberimiz olmayacaktır.
Zamanın süre olarak kavranması, mekânın mesafe olarak kavranmasına denk gelir ve her ikisi birbirini besler. Mekânın mesafe olarak tezahürü, zamanın süre olarak tezahürünü gerektirdiği gibi zamanın süre olarak tezahürü de mekânın mesafe olarak tezahürünü gerektirir.
Zamanın süre olarak kavranması zamanın elden kaçırılmasına ve aynı şekilde mekânın mesafe ya da satıh olarak kavranması mekânın elden kaçırılmasına sebep olur. Zaten mekân ile zamanın beraber idrak edileceği açıktır ve her ikisi de saf halleriyle ve birbirinden müstakil olarak idrak edilemezler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir