ZAMANIN YENİ MUHTEVASI, YENİDEN İSLAM

ZAMANIN YENİ MUHTEVASI, YENİDEN İSLAM
Arap dünyası ayakta, batı dünyası ayakta, Latin Amerika zaten ayaklanmıştı. İçinde bulunduğumuz “geçiş dönemi” yüzyılda bir değil daha uzun bir zaman periyodunda ancak ortaya çıkan dev değişimin gerçekleştiği “zaman arenası”. Bu değişim sadece Arap dünyasının değişimi değil, bu değişim çok derinlerden gelen, çok uzun sürenin birikimi tarafından tetiklenen büyük bir patlama. Patlamanın özü, batı hakimiyetine karşı ruhi isyandır.
Allah Azze ve Celle ne yaparsa güzel yapar. Daha önce dünyanın (ve İslam coğrafyasının) birçok bölgesinde batıya karşı isyan hareketi başlamıştı fakat kadük (ve marjinal) kalmıştı. Şimdi ise hem batı çöküyor hem de batıya karşı isyan dalgası tüm dünyaya yayılıyor. Öyle ki, batı kendi içinde de dalga dalga isyanlarla çalkalanıyor. Arap baharındaki dalgaların öncelikle mahalli diktatörleri hedef alması ve onları vurması, nihai hedefin batı olduğu gerçeğini gözlerden saklıyor. Oysa isyan dalgasının diktatörleri hedef almasının asıl sebebi, diktatörlerin “Batılılaşmış” kişiler olması, ülkelerini de Batılılaşmış yöntemlerle idare etmeye çalışmalarıydı.
Dip dalga, derinlerdeki dalga, ruhi dalga batıya isyandır. Bu durum sadece İslam coğrafyası için değil, tüm dünya için böyledir. Latin Amerika’da bir müddettir sol ve sosyalist yükselişin özü de batıya karşı isyandır. Latin Amerika, batı tarafından işgal ve inşa edilen bir coğrafya olduğu, batı kültüründen başka bir kültürel öz de taşımadığı için, batıya karşı isyanını batılı bir düşünce ve siyaset olan sol ve sosyalist muhteva ile yapıyor. Bünyesinde başka bir düşünce, siyaset ve kültür özü olmadığı için, batıya isyan etmek için batılı bir muhtevayı kullanmaktan başka bir yol bulamıyor. Chavez gibi liderlerin, hiçbir ideolojik derinliğe sahip olmamasına rağmen, ABD karşıtlığı ve halka yakınlığından dolayı kaç seçimdir iktidar olması, Latin Amerika’nın, batıya karşı olan “batı içi isyanının” hissi altyapıda yeşerdiğini gösteriyor. Bu durum, entelektüel anlamda derin bir paradoksa da işaret ediyor fakat halk paradoksla ilgilenmez.
Dünyanın doğusu zaten bir müddettir batı ile hesaplaşıyor. Rusya, Çin, Japonya, Hindistan gibi dev ekonomiler, siyaseten batı ile çatışmaya girmemesine rağmen, ekonomik alanda kıyasıya bir mücadele ve hesaplaşma mevcut. Dünyanın doğusunun batıya karşı siyasi isyanının beklenenden daha yumuşak olmasının sebebi ise büyük ihtimalle iktisadi alanda batının canına okuyor olmaktır. Bir alanda batıya galebe çalıyor olmak, diğer alanlardaki hesaplaşmayı tabii olarak yavaşlatıyor olmalı.
Batı bile farklı formlarıyla kendine isyan ediyor ama Türk Dünyasından beklenen hareket bir türlü başlamıyor. Neden? Tüm dünya çalkalanıyor, çırpınıyor, isyan ediyor ama Türk dünyası sessiz sedasız hayatına devam ediyor. Tabii ki oralarda da muhalefet var, tabii ki oralarda da bir takım teşebbüsler var ama dünyanın içinde bulunduğu konjonktür ile aynı dalga boyunda değil. Bunun önemli bir sebebi olmalı, o sebep neyse aranıp bulunmalı.
*
Zaman yeni bir mecra, yeni bir güzergah edindi, Türk dünyasının bundan haberdar olmaması, zamanın dışında kalma ihtimalini ortaya çıkarıyor. Eskiden zamanın dışına savrulmak uzun dönemlerde gerçekleşirdi, kafi derecede hızlı olmayan içtimai süreçler, uzun bir müddet zamanın gerisinde kalırdı. Şimdi zamanın akış hızı yükseldi, zamanın gerisinde kalma süresi çok kısaldı, zamanı yakalayamayanlar hızla zamanın dışına savruluyor.
Zamanın gerisinde kalmak, telafi edilebilir zararlar meydana getiriyordu. Zamanın dışında kalmak, telafisi imkansız zararlar meydana getiriyor. Zamanın dışında kalmak, “tarihi” özellikler taşımaya başlamaktır, tarihi mahiyet kazanmak, bir daha zamanın içine girilmesi fevkalade zor olan bir durumdur. Zamanın dışına savrulmak, zamana paralel seyreden veya zamanın önünde giden milletler için, “arkeolojik” merak malzemesi olmak anlamına geliyor.
Günümüzde zamanın akışı, siyasi rejimlerle paralellik arzetmiyor. Hangi siyasi rejimin tatbik edildiği ile ilgili kıstaslar geride kaldı. Günümüzde zamanın akışı, cemiyetlerin zihni ve ruhi gelişme seviyesini takip ediyor. Tabii ki gelişmiş bir zihni evrene sahip olan milletler diktatörlüklere müsaade etmiyor ama mesele bundan ibaret değil. Zaman, muhtevasındaki mana yekununu, siyasi rejimlerin iktidar tortularına dökmüyor artık, cemiyetlerin zihni ve kalbi evrenlerine döküyor.
Zamanın yeni muhtevasına uygun zihni ve kalbi evrenler oluşturan milletler ve cemiyetler, zamana davetiye çıkarıyor, zaman da onların davetlerine icabet etmekte acele davranıyor. Zihni ve kalbi evrenleri zamanın muhtevasına uygun gelişmeler göstermeyen cemiyetlerin kafasından aşağı boca edilen muhteva, onların zihni ve kalbi evrenlerini çökertiyor. Çünkü uygun zihni evrenler oluşturamayanlar, zamanın muhtevasını taşıyamıyor.
Zamanın önünde gidenler, zamanın yeni muhtevasını tanzim etmek, şekillendirmek, ona istikamet tayin etmek, içinde akacağı mecra açmak, eserlerini vereceği havzalar oluşturmak gibi imtiyazlara sahipler. Zamana paralel gidenler ise o muhtevadan faydalanabiliyorlar. Zamanın gerisinde kalanlar sadece zarar görüyorlar, zamanın dışına fırlayanlar ise yok ediliyorlar.
*
Zamanın dünyaya saçtığı yeni muhteva, İslam’dır. İnsanlığın son üç-beş asırlık batı tecrübesi, İslam’ın dışındaki ihtimallerin birçoğunu test etme imkanı verdi. Daha doğru ifadeyle, pozitif aklın ulaşabileceği, üretebileceği birçok İslam dışı ihtimal, tüm dünyada tecrübe edildi. Batı, İslam’ı tecrübe etmedi ama İslam dışı alanda üretebildiği tüm ihtimalleri tecrübe ederek, İslam’ı zıddından ispat etti. Bu tecrübenin Müslümanlar ve insanlık için ehemmiyeti şudur; İslam, kendi dışından ve gayrimüslimler tarafından ispat edildi. Yani İslam anti-tezleriyle ispat edildi. Hiçbir anti-tezi (zıddı değil) insanı şerefli bir varlık haline getiremedi, mutlu kılamadı, insani altyapıyı inşa edemedi, insani ölçüyü keşfedemedi. Üç-beş asırlık süreçten sonra şimdi sıra Müslümanlara geldi, Müslümanlar, İslam’ı, kendi merkezinde ispat ve tatbik etmeliler.
Tarihin cilvesine bakın… İslam, tarihinde ilk defa son birkaç asırdır medeniyetini ve hakimiyetini kaybetti, bu zaman diliminde İslam dışı sayısız yol tecrübe edildi ve hiçbirinin insanlığa mutluluk getirmediği görüldü. Müslümanlar böyle bir projeyi tatbik edemezlerdi, dünyadan çekilip, “bakalım ne yapabileceksiniz?” diye sahayı gayrimüslimlere bırakamazdı. Kaderin cereyan tarzı, dünyayı bir müddet İslam’dan mahrum bıraktı ve İslamsız dünyanın ne hale geleceğini gösterdi.
İslamsız dünyanın manzarası neydi? Çıplak bir zeka, kaotik bir akıl, oburlaşmış bir nefs ve bunların kaçınılmaz neticesi olan ağır ve büyük savaşlar. Sadece askeri savaşlar değil, siyasi savaşlar, iktisadi savaşlar, diplomatik savaşlar ila ahir… Bundan mı ibaret? Nefsin merkeze oturduğu, aklın herhangi bir sınırlama getiremediği, zekanın çılgın gibi at koşturduğu bir cemiyet altyapısı… Kadın ile kadının, erkek ile erkeğin bile evlenmesine hukuken imkan tanınan bir zevk girdabı… Dünya cenneti kurmak isteyen insanlık, şeytanın cennetini kurdu birkaç asırlık başıboşlukta.
*
Günlük gelişmelerin iyi veya kötü olmasına bakmayın. Bu çalkantılar, dev bir doğumun sancıları… Büyük doğum, büyük sancı demektir. İnsanlık, tüm teorik altyapısını kaybetti, dehşet bir savrulmayla kaosa düştü. Çok daha büyük hadiseler olacak, bu gün yaşadıklarımız, büyük doğumun ilk alametleri, bundan ibaret olacağını düşünenler yanılıyorlar.
Tarihin umumi akışına bakıldığında, bir medeniyetin başka bir medeniyet tarafından yıkıldığı görülür. Yeni bir ruh, yeni bir nefes yokken bir medeniyet yıkılmamıştır umumiyetle. Bu gün batı medeniyeti, başka bir medeniyetin zorlaması, taarruzu, baskısı olmaksızın, kendi kendine yıkılıyor, kendi içine çöküyor. Bir medeniyeti başka bir medeniyet yıktığında, ortaya boşluk çıkmıyor, yeni ruh, yeni anlayış, yeni medeniyet sahayı işgal ediyor. Bu tür değişimler nispeten daha kolay, geçiş nispeten daha az hasarlıdır. Şimdiki yıkılış, kendi kendine meydana geliyor. Bu hal, dehşet bir boşluk oluşturuyor. İnsanların akılları patlıyor, şuurları dağılıyor, duyguları savruluyor, istikamet bulamıyor, tutunacak bir “mana” yakalayamıyor. Bir çeşit kıyamet… Akıl ve tefekkür kıyameti. Akıl nasıl davranacağını bilemiyor, batı tefekkür birikimi onu tatmin etmiyor, kasırgada sağa sola savrulan insanlar misali havada uçuşuyorlar.
Batı kendi içine çöküyor. Çünkü kendini imha edecek muhteva, bünyesinde başından itibaren vardı. O muhteva harekete geçti, hızla yol alıyor, kendi kendini yıktığı için çaresi, çözümü, devası yok. Şimdi doğru soru şu; Batıyı yıkmakta olan o muhteva neden daha önce harekete geçmemişti? İşin özü tam da burada… Batıyı yıkan muhtevayı harekete geçiren “zaman” oldu. Zamanın yeni muhtevası… Bu muhteva yeryüzüne saçılmaya başlandığında, batının içindeki yıkıcı dinamik tetiklendi.
Zamanın yeni muhtevası olan İslam, Müslümanların omuzlarında yükselmiyor. Zaman (kader) Müslümanları da harekete geçiriyor. Müslümanların yapıp ettiklerine bakarak bu meselenin anlaşılması kabil değil. Müslümanların ferasetlerinin ve fillerinin binlerce katı verim elde ediliyor olması, zamanın yeni muhtevasının kendi inisiyatifiyle harekete geçtiğini göstermeye kafi değil mi?
Zamanın vakti kalmadı, çok aceleci hale geldi. Muhtevasındaki manayı, sürece yayarak yeryüzünde zerketmiyor, büyük dalgalar halinde zemini tasfiye ediyor, büyük patlamalar halinde dünyayı tohumluyor. Allah Azze ve Celle’nin sonsuz kudreti, dünyayı yeniden İslam ile inşa ve imar etmek için harekete geçmiş olmalıdır. Allah’ın iradesinin yeryüzündeki ilk tecelligahı “zaman” değil midir? Zaman yani kader… Allah önce zamanın muhtevasındaki İslam dışı her türlü tesiri temizlemek, zamanı pak hale getirmek, hazırlanmış olan zamanın içine pak muhtevayı (İslam’ı) zerketmek, zamandan da dünyaya saçmak arzusunda olmalı. Tüm gelişmeler bunu gösteriyor, tüm hadiseler yeni muhtevanın zuhuruna vesile oluyor.
Bu vasatta Müslümanlara düşen mesuliyet, tüm dünyayı kavrayan, tasarrufu altına alan yeni muhtevadan pay almaya çalışmaktır. Yeni muhteva Müslümanların mevcut gücüyle hayata geçirilebilecek kadar küçük değil, bu sebeple Müslümanların gayretiyle olacak iş değil. Müslümanların gayretli olma lüzumu, yeni muhtevadan, kendi imtihanları için mana devşirme ihtiyacıdır. Allah Azze ve Celle’nin kimseye ihtiyacı yoktur, nurunu tamamlayacaktır. Müslümanlara düşen iş, Allah’ın muradına mazhar olmak, Allah’ın muradına vesile olmak, Allah’ın muradına memur olmaktır. Bir Müslüman için en büyük izzet ve şeref, Allah’ın, muradını gerçekleştirmek için o mümini vasıta kılmasıdır, muradına memur tayin etmesidir.
Allah, bir dönem daha nurunu tamamlamayı murat etmiş olmalıdır, gelişmeler bunu gösteriyor. Müslümanların saf saf sıraya dizilmesi, ilahi muradı gerçekleştirmek için hazırlanması, bedeni ruhunu taşımaz oluncaya kadar aşk ve şevkle çalışması gerekiyor. Yılmamak, ümitsizliğe kapılmamak, korkmamak, tükenmemek gerek. Bu dönem o dönem değil, nur dalga dalga geliyor, yeryüzünde hiçbir güç bunu durduramaz. Büyük hareket başladı, büyük yürüyüş başladı, sadece yola çıkmak kafi çünkü arkadan gelen rüzgar yürümenizi kolaylaştıracaktır, önünüzden giden dalga yolunuzu açacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir