NEDEN SİYASİ BİR DERGİ?

NEDEN SİYASİ BİR DERGİ?

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi 1. sayıda yayınlanan yazı

Siyaset, hayatın tamamına şamildir; bazı hayat alanlarındaki yoğunluğu fazla, bazılarında daha seyrek olsa da her saha ile ilgilidir. Siyasetin hayat ile irtibatını tespit ederken, hangi hayat alanlarına amir, hangilerine tabi olduğunu da teşhis etmek şarttır. Siyasetin iktidar ve muhalefet figürlerinden ibaret olduğu vehmi yaygınlık kazandığı için meselelerin eksik anlaşılması ihtimaline karşı ifade edelim, siyaset; ferd, cemiyet ve devlet arasındaki irtibat ve münasebet trafiğidir. Bu manada siyaset nazariyesi (fikriyatı); ferd, cemiyet ve devletin varoluş süreçlerinin, birbiriyle irtibat halinde ve adil şekilde yürütülmesini sağlayan fikir örgüsüdür.
Siyasetin hangi alanlarda amir, hangi alanlarda tabi olduğu meselesi dünya görüşlerine göre farklılıklar arz eder. Mesela İslam; ilim, irfan ve tefekkür sahasını siyasetin üstünde tutar ve siyaseti ona tabi kılar. Birçok felsefe ekolü (ve ideoloji) ise siyaseti en tepeye yerleştirmiştir. İslam’da siyaset, ilmin ve alimin, irfanın ve arifin, tefekkürün ve mütefekkirin emrindedir. Zira siyaset tatbikat sahasıdır, tatbikat ise nazariyata tabidir.
Siyaset, bir cihetiyle iktidarla meşgul olmaktır, ülkemizdeki fiili durum ise sadece iktidarla meşgul olmaktan ibarettir. Ya iktidarsınızdır veya iktidarı hedeflemektesinizdir, iki ihtimalde de iktidarla ilgilisinizdir. İnsan, zaten nefs sahibidir ve gayrimüslimler onun (nefsin) ihtiraslarıyla kuşatılmıştır. İktidar ise hayatın nefsidir; insanın nefsi ile hayatın nefsi birleştiğinde ortaya, karşı konulmaz bir felaket çıkar. Bundan dolayı olsa gerektir ki İslam; siyaseti, nazariyatın emrine vermiş, insanın nefsini zapt altında tutabilmek için hayatın nefsini de zapt altına almıştır.
*
Gayrimüslimlerde nefsi zapt edecek fikir ve ilim, usul ve çerçeve yoktur, onlar hayatlarını nefs merkezinde ve nefsin şehvet ve ihtiraslarıyla yaşar. Asırlar süren çatışmalardan yorularak üretilen kültürel kodlarla insan ihtiraslarının sınırlandırıldığı misaller vardır ama kafi değildir. İnsanda nefs, hayatta iktidar, hassas ölçüler ve müessir müesseselerle ihata edilmelidir. Aksi halde ümmi bir siyasetçi bile iktidar sahibi olduğunda, kendini (haşa) “yeryüzü tanrısı” zannedebilmektedir.
Batı kültür işgaline maruz kalan Müslüman ülkelerde ve Türkiye’de, “Batılılaşmış Müslüman” zihinler, İslam’ın ilahi ölçülerindeki fevkalbeşer muvazeneyi anlayamaz hale geldi. Cumhuriyet kurulduğundan beri iktidar olamamanın doğurduğu “iktidar açlığı” ile zehirlenen zihin ve akılları, iktidarın ifsat edici tesiriyle birleşince, İslam’ı umursamayacak kadar savruldular. İbadetlerini yapmayı (mesela namazlarını kılmayı) kafi gören Müslüman siyasetçiler; devlet, cemiyet ve şahsiyet meselelerini izah ve inşa eden İslami ölçüleri lügatlerinden çıkardılar. Hatta Ayasofya İmamının bunları hatırlatmasına bile tahammül edemeyecek kadar mihenklerini ve mihverlerini kaybettiler.
Siyasetin bu tür insanlar tarafından işgal edilmesi ve iktidarın imkanlarının bir takım müfsit insanlar tarafından kullanılması, siyaseti, her sahaya şamil bir ifsat şebekesi haline getirdi. Bu hastalık yukarıdan aşağıya doğru dalga dalga halka yayıldı. Halk, taraftarı olduğu siyasi partinin tüm pisliklerini görmezden gelecek kadar kirlendi. Siyaset, önce kendini sonra da halkı kirletti. Mesele hiçbir zaman sadece siyaset değildi, aynı zamanda içtimaiyat boyutu da vardı ama bugün siyasetin içtimaiyatı zehirlemesi ileri boyutlara ulaştı.
Siyaset, halka misal olmak ve halkın manevi-ahlaki hassasiyetlerini artırmakla mesuldür. Siyaset aynı zamanda kuvveti (iktidarı) temsil eder, bu temsiliyet fikirden ve ahlaktan mahrum olduğunda halkın cahilleşme (fikirsizleşme) ve ahlaksızlaşma süreci hızlanır. CHP iktidarlarında fikirsizlik ve ahlaksızlığın halka sirayeti sınırlıydı, zira halk CHP’nin kendinden olmadığını hatta kendine düşman olduğunu derin irfanıyla biliyor ve ona karşı ruhi bariyerler kuruyordu. Bugün mütedeyyin insanlar, kendilerinden bildikleri siyasetçilerin fikirsizlik ve ahlaksızlıklarıyla muhatap olmakta ve buna karşı ruhi ve içtimai bariyerler kuramamaktadır. Tehlike büyüktür ve halka sirayeti önlenemez noktaya doğru hızla ilerlemektedir.
*
Müslüman münevverlerin Ak Parti iktidarı tarafından tehdit ve tasfiye edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kamuoyunda Ayet-i Kerime ve Sünnet-i Seniyye’yi paylaşan ve halkı bunlara davet eden Müslüman münevverler, CHP’den önce Ak Parti çevrelerince baskıya uğruyor ve kamu görevlisi olanlar hükumet tarafından tasfiye ediliyor. Ak Partinin CHP’lileştiği ve artık CHP’ye ihtiyaç kalmadığı bir vasata doğru hızla gidiyoruz. CHP’nin ideallerinin, biraz İslamlaştırılmış haliyle Ak Parti tarafından gerçekleştirilmesi, bizzat siyasi mücadeleyi zaruri hale getiriyor.
İsminin CHP olmaması, CHP’ye benzediği gerçeğini perdeliyor. Milyonlarca Müslümanın bu kadar kolay aldatılabilmesine tahammül etmek zor. Üstelik binlerce Müslüman münevverin bu kadar kolaylıkla aldatılabileceğini düşünmeleri çok tahkir edici… Makyajdaki farklılıklarıyla özdeki benzerliklerini perdelemeye çalışmaları karşısında dirayetli bir tavır şart…
*
İslami ölçüleri ifade eden ve İslami talepte bulunan münevverlere karşı Ak Parti cephesindeki çirkin tavır, özünde İslam ile hayatın (ve siyasetin) birbirinden ayrı olduğu fikrine dayanıyor. Malum olduğu üzere bu fikrin adı laikliktir. İhtiyaç duyduklarında (halkı aldatmak için) İslam’ı kullanan iktidar çevrelerinin, İslam’ın hayatı tanzim eden ölçülerine sıra geldiğinde CHP’den önce barikatlara koşup Müslüman münevverlere ateş etmesi, İslam’ın laikleştirilmesi operasyonundan başka bir şey değil.
Bazı Müslümanlar, İslam için iktidarı feda eden ulvi anlayıştan, iktidar için İslam’ı feda eden süfli bir anlayış derekesine düştü. Bu derekeye düşen siyasetçiler, Kemalistleri ve Batıcıları kendilerine daha yakın görmeye ve hissetmeye başladılar. Çünkü o dereke, Kemalistlerin ve Batıcıların ikametgahıydı, kendileri de oraya düşünce onlarla daha kolay anlaşmaya başladılar. Ne var ki samimi Müslümanlarla aralarındaki mesafenin kapatılamayacak kadar açıldığını fark edemediler. Düştükleri çukurda iktidarın keyfini sürmek için halkı da oraya çekmeye çalışıyorlar, vicdanlarını rahatlatmak için Müslüman münevverlerden de, yaptıkları yanlışı tasdik edecek noter arıyorlar.
*
İlim, irfan ve tefekkürle meşgul olan, bu sahalarda telif çalışmaları yürüten bir kadronun siyasi neşriyatla meşgul olması gerekli ve doğru mudur? Normal şartlarda ilim ve tefekkür kadrolarının günlük siyasi neşriyatla meşgul olmasına lüzum yoktur, zaten nazari sahalardaki meşguliyet had safhadadır. Ülkenin ve milletin sayısız sahada fikre ihtiyacı var, bunlardan günlük siyasete sıra gelmez. Bu sebeple yıllardır siyasi neşriyata meyletmedik. Siyasi neşriyata meyletmememiz siyasetle ilgilenmediğimiz ve onu anlamadığımızdan değildir. İlim ve tefekkür sahasındaki çalışmalarımızın yoğunluğu siyasi neşriyata meyletmemize mani oldu. Elimizdeki mevcut çalışmalar dikkate alındığında hala siyasete sıra gelmezdi fakat şartlar bunu zaruri hale getirdi.
Şartlar siyasi neşriyatı zaruri kıldı. Neden siyasi dergi çıkarmak durumunda kaldığımızın en özet cevabı bu… Ne var ki bu cevabın tafsilatlı şekilde izahı lazım.
*
Bir müddettir siyaset, hayatın tüm alanlarını işgal etti. Bu işgal, hem haddini aşan bir mahiyet taşıyor hem de marazi bir mahiyet taşıyor. Siyasetin tüm hayata şamil olduğu doğrudur ama amir olduğu hayat alanları ile tabi olduğu hayat alanları arasındaki ölçü ve sınırı umursamaksızın hayatı işgal etmesi hastalıklı bir durumdur.
Siyasetin hayatı hastalıklı şekilde işgal etmesi, siyasete (iktidara) meyletmeden hiçbir sahada hizmet etme imkanını bırakmadı. Ak Partinin iktidar hasisliği ve görgüsüzlüğü, siyasetin amir olduğu değil, siyasete amir olan alanları da kendine bağladı. Siyaset üstü sahalardaki kadroların, mesela münevver camianın kendi alanlarında hizmet etmesi imkansızlaştı.
Erdoğan ve Ak Parti, sadece kendilerine muhalif olanlara karşı değil, aynı zamanda kendine karşı soytarılaşmayanlara da hasım oldu. En kötüsü, Erdoğan’a soytarılık yapmayanlara hayat hakkı tanınmamasıdır. Soytarılaşmayan, yani şahsiyet sahibi insanlar Erdoğan veya partiye muhalefet etmese de hiçbir proje yürütemiyor ve hiçbir çalışma yapamıyor.
İktidar hasisliği, cahillikten kaynaklanır. Münevver camianın telif ettiği fikir ve ilimden faydalanmak yerine onları kendine bağlı birer soytarı haline getirmek ve yaptıkları yanlışlar da dahil olmak üzere her işlerini şartsız tasdik eden notere çevirmek, bu hasisliğin neticesi olan bir felakettir. Münevver camia bu felakete dur diyecek tek kadrodur. Açık şekilde felakete doğru giden siyasi ve içtimai süreçlerin durdurulması ve tersine çevrilmesi, münevver camia için aynı zamanda bir mesuliyettir.

İBRAHİM SANCAK

İSLAM TESLİM ALINIYOR

İSLAM TESLİM ALINIYOR (Kapak Konusu)

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi 1. sayıda yayınlanan yazı

Tarihte birçok din veya dünya görüşü, muhalifleri, hatta en şedit düşmanları tarafından teslim alınmıştır. Bir dinin veya dünya görüşünün başına gelebilecek en vahim hadise, muhteva cihetiyle teslim alınmasıdır. Muhteva cihetiyle teslim almak, muhtevanın asli mihverini değiştirmektir, meşhur adıyla reforma tabi tutmaktır. Bunun en rezil misali, Hıristiyanlığın Roma’yı fethetme teşebbüsünde gerçekleşmiştir; Hıristiyanlık Roma İmparatorluğunu fethetmiş ama Roma da Hıristiyanlığı teslim almıştır. Hıristiyanlık paganlaşmış, Roma ise paganizmin bir kısmını kırparak teslise razı olmuştur. Tarihi süreçlerin tafsilatıyla meşgul olmak bizim işimiz değildir, netice olarak birbirini teslim almışlar, ortak noktada buluşmuşlardır.
İslam teslim alınabilir mi? Asla… Hıristiyanlığın teslim alınma şekli İslam için muhaldir. Bu manada İslam, asla teslim alınamaz.
*
Hıristiyanlıkta yaptıkları gibi İslam üzerinde de reform teşebbüsleri tarih boyunca görülmüştür. Hala oryantalist projelerde açıkça görülmektedir. Fakat tarihteki teşebbüsleri akim kalan kafirler, İslam’ı teslim almak için yeni metotlar geliştirmektedir. Yani İslam’ı teslim alma teşebbüsleri, her hamlede akamete uğrasa bile durmamakta, her defasında farklı metotlarla devam etmektedir.
Alimlarimiz, ariflerimiz, mütefekkirlerimiz, İslam’ı teslim alma teşebbüslerine karşı tarih boyunca insan idrakini (aklını) patlatacak çapta ve irtifada (seviyede-yükseklikte) tefekkür faaliyetleri gerçekleştirmiş, bu çerçevede de fiili mücadele yürütmüştür. Müslümanların en zayıf oldukları dönemde bile bu faaliyetler kesintisiz devam etmiştir.
*
Reform çabaları da dahil olmak üzere İslam’ı teslim alma teşebbüslerinin her çeşidi, idraksiz (ve gafil) Müslümanlar veya münafıklar olmadan yürütülememiştir. Meselenin hassas noktası burasıdır, İslam’ın muhtevası üzerinde operasyon (tahrifat, reform) yapma teşebbüslerini umumiyetle Müslüman kisveli hainler üstlenmiştir. Hala Türkiye’de bu tür hainler mevcuttur, mealcilik türünden nevzuhur operasyonlar en meşhur olanlarıdır.
İslam’ı teslim alma teşebbüslerinin muhteva tahrifatı (reform şubesi), Ehl-i Sünnetin inşa ettiği muhkem bilgi evreni tarafından boşa çıkarılmıştır. Ehl-i Sünnet, hem bizzat İslam’ın kendisidir hem de İslam’ın muhkem muhafızıdır.
*
Reform türü teşebbüslerden netice alamayan kafirlerin yirminci asırda en fazla takip ve tatbik etmek istedikleri metot, İslam’ı sınırlandırmaktır. Muhteva üzerinde operasyon (reform) yapmaksızın, fiilen İslam’ın ölçülerini gündeme getirmemek, getirilmesini önlemek, getirenleri tahkir ve tecrit etmek… Başka bir ifadeyle, İslam’ı, hayatın dışına atmak, ibadethanelere ve zihinlere hapsetmek, tatbikatına mani olmak…
İslam’ı teslim almanın en çağdaş(!) yolu bu… İslam’a doğrudan saldırmadan, İslami ölçüleri gündeme getirenlere veya tatbik etmek isteyenlere saldırmak… Açıkça İslam düşmanı olarak görülmelerine mani olan bu taktik, halkın nezdinde de ihmalen itibar görüyor.
*
Kafirler İslam’ı teslim almanın yeni yolunu uygulayamaz. Kafir birisinin İslam’ın herhangi bir ölçüsüne karşı veya o ölçüyü gündeme getirene karşı düşmanca tavrı, en cahil Müslüman tarafından bile reddedilir.
İslam’ı gündemden ve tatbikattan uzak tutmak, ancak Müslümanlar eliyle yapılabilir. Yani İslam’ı dünyadaki en güçlü küfür mihrakları dahi teslim alamaz ama Müslüman kisveli insanlar onu teslim edebilir. Meselenin hassas noktası burası; İslam’ı teslim eden Müslüman olmazsa, küfür İslam’ı teslim alamaz.
*
CHP, İslam’ın gündeme getirilmesini ve tatbik edilmesini fiilen engelleyen siyasi örgüttür. Tatbikatının adının laiklik veya başka bir şey olmasının önemi yok… CHP, devlet ve ordu desteğiyle seksen yıl İslam’ı tatbikatta eksiltmek, yani teslim almak teşebbüsünde bulunmuştur. Fakat CHP, bu milletin sinesinde yer edememiş, millet çapında taban bulamamış, seçim yoluyla da iktidar olamamıştır. Özellikle de milletin onu hasım olarak görmesi, İslam’ı fiilen teslim alma teşebbüsüne karşı ciddi bir mukavemet göstermesine sebep olmuştur.
Ne var ki Erdoğan ve Ak Parti, hem İslam’ı temsil iddiasında bulunmak hem de Müslüman tabana sahip olmak cihetiyle bu imkana sahiptir. Milletin Erdoğan’a itimadı, İslam’ın fiilen teslim edilmesi için uygun bir fikri, siyasi, içtimai altyapı oluşturmaktadır.
Son zamanlarda açıkça ve cüretkar şekilde, İslam’ın ölçülerinden bahseden Müslüman münevverleri ve kadroları hem de CHP’lilerin iddia ve ifadelerine uygun şekilde tahkir etmek, vazifelerinden ihraç etmek, hatta itibarsızlaştırmak gibi vahim tatbikatların faili ve merkezi haline gelmiştir. Gerekçelerinin ne olduğu mühim değildir, özellikle Erdoğan veya partisinin zarar görmemesi gibi ucube gerekçelerin hiç önemi yok…
*
Partizan tetikçiler tarafından “ümmetin lideri” olarak propagandası yapılıyor, hatta hiçbir ölçüyü umursamamakta ısrarlı serseri tetikçiler tarafından “halife” olduğu propagandası yapılıyor Erdoğan’ın… Ümmetin lideri veya halife olduğuna dair propagandanın yanında, İslami ölçülerden bahsedilmesine bile engel olan bir Erdoğan… Münevver camia, tetikçilerin bu tür serseriliklerine tabii ki meyletmiyor ama Erdoğan’a itimat eden milyonlarca vatandaş; İslami ölçülerin ifade ve tatbik edilmesine mani olunmasını, “Öyleyse İslam’ın bu ölçüleri günümüzde uygulanamaz” türünden sapkınlıklara savrulabiliyor.
Halk lidere bakar, lidere itimat eder, liderin arkasından gider, onun söylediği sözleri ve yaptığı işleri “meşru” görür. Ümmetin liderliği veya halifelik veya İslam’ın dünyadaki temsilciliği gibi uydurma sıfatlarla propagandası yapılan Erdoğan, halk üzerindeki tesirini bilmiyor olamaz. Müslüman halkın zihninde, İslam’ın bir kısmının uygulanabileceği, bir kısmının uygulanamayacağı türünden hezeyanların yerleşmesine sebep olmak, umursanmayacak bir tehlike midir?
Müslümanların en mühim mükellefiyetleri imanlarını muhafaza etmektir. Her Müslüman hem kendi imanını hem de imkanları ölçüsünde diğer Müslümanların imanını muhafaza etmelidir. Mesele imana gelip dayandığında hangi gerekçe meşru olabilir ki? Erdoğan’ın siyasi tavır ve tatbikatlarının muhtemel neticelerine dair düşünmüyor olması mazur görülebilir mi?
*
Aldanmanın yolu itimattan geçer. En cahil insan bile itimat etmediği birisi tarafından aldatılamaz. Ticaretten siyasete, fikirden imana kadar aldanmanın temel unsuru itimattır. Milyonlarca insanın kendisine itimat ettiğini bilen bir Müslüman, imana taalluk eden bir meselede dikkat ve hassasiyet göstermeyebilir mi? “Bana oy versinler de…” diye başlayan ve devamı her türlü hezeyanla doldurulabilecek bir siyasi tavır içinde olmak bir Müslüman için muhal olmalıdır.
Müslüman liderlerin bir vazifesi de, kendine itimat eden halkı, asli mecrasına (mefkuresine, yani İslam’a) sevk etmektir. İslami hassasiyeti kafi seviyede olmayan ama kendisine itimat eden halk kitlerini İslam’a sevk etmek yerine, sadece oy almaya yoğunlaşıp, özellikle de imanla alakalı meselelerde umursamazlık yapamaz. Erdoğan, manevi sahada çok hassas dengeler üzerinde oturuyor, halkın zihni evrenine hem müspet hem de menfi tesir icra edebilecek bir mevkide duruyor. Halkın ve Müslümanların zihni evrenine dönük menfi tesirlerinin ahirette (mahşerde) ağır neticeleri olacağını asla unutmamalıdır.
*
Erdoğan’ın Müslüman olup olmadığını tartışacak kadar gaflete düşmeyiz, zaten Müslüman olarak biliriz. Fakat Erdoğan’ın siyasi tavır ve tatbikatının nerelere ulaştığını teşhis etmek ve vahim neticelerini ortaya koymak bizim vazifemizdir.
Erdoğan, samimi bir Müslümansa eğer, İslam’a dair tavırlarını gözden geçirmeli, vahim neticeleri olan tatbikatlarından kamuoyunun anlayacağı şekilde vazgeçmelidir.
Erdoğan, siyasi tavırlarının İslam’a maliyetinin farkındadır veya değildir, onu bilmeyiz. Fakat İslam’ın teslim alınması manasına gelecek tavır ve tatbikatlara karşı şiddetle mücadele edeceğimiz bilinmelidir.
EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ

TAKDİM

TAKDİM

(Ahlak ve İstikamet dergisi 2. sayısının “takdim” yazısı

Dergimizin birinci sayısı, fikir dostları için ciddi bir alakaya, fikir düşmanları için ciddi bir tepkiye muhatap oldu. Sloganla beslenen cahil tetikçilerin dergimize alaka göstermesini zaten beklemiyoruz, onların “okuma süresi” bir-iki paragrafla sınırlıdır. İdrak istidatları, beş-on dakikalık dikkatten ibaret slogancı güruha hitap etmediğimiz zaten malum… Fikir dostları, yani meseleleri derinliğine anlama çabasındaki tefekkür istidatlı okuyucular-takipçiler için büyük bir boşluğu doldurduğu aşikar. Onların müspet alakaları ve destekleri, mücadelenin enerji kaynaklarından birisini oluşturuyor.
Fikir düşmanlarının menfi tepkileri, beklediğimiz gibi tehditlere kadar uzandı. Bu alçak güruhun, tehditlere kadar uzanan menfi tepkilerinin bizim için köpek havlaması kadar kıymeti yoktur. Onlar, fikirden anlamadıkları ve tefekkür faaliyetini “düşman faaliyeti” olarak gördükleri için bizim “dünyamızda” yok hükmündedir. Tehditlerinin işe yarayacağını düşünmeleri ise tefekkürden anlamadıklarının bariz alametidir.
*
Önümüzdeki sayılarda neşredilecek “mülakat serisi” için görüşmelere başlandı. Siyasi parti genel başkanları ve üst yöneticileri seviyesinde görüşmeler yapılıyor.
Mülakatlarımız, mevcut medyadaki dedikodu seviyesizliğinin çok ötesindedir. Hacimli mülakat meselelerimiz mevcuttur ve muhtemelen her mülakatı birkaç sayıda ancak neşretmek mümkün olacaktır.
Mülakat çalışmalarımız kitaplık çapa ulaşacak gibi görünüyor. Bu sebeple mülakatlarımızı dergide neşretmekle iktifa etmeyecek ve bir “mülakat serisi” halinde kitaplaştıracağız.
*
Bu sayıda altı kısım mevcut… “İslami mücadele”, “Siyasi mücadele”, “Siyasi rejimin kimliği”, “Ak Parti iktidarı”, “Yeni Türkiye” ve “Fikriyat”…
İslami mücadele kısmı, “Münevver hürriyeti” yazısı ile başlıyor. Münevver hürriyeti, aynı zamanda İslami tefekkür hürriyeti demektir ki, İslami mücadelenin muharrik kuvvetidir. Münevver hürriyetinin olmadığı yerde İslam’ın derinliğine idraki mümkün olmadığı gibi İslam’ın tatbikatına dair tefekkür faaliyeti de kesintiye uğrar. Ak Parti iktidarının ve Erdoğan’ın fikir üzerinde kurduğu en bariz baskı, münevver hürriyeti bahsinde kendini göstermektedir. Bu bir faciadır.
İslami mücadelenin ihya edilmesi ve yeniden başlatılması şarttır. Bizim siyasi mücadele sahasına çıkma sebeplerimizin en önemlisi budur. İslami mücadelenin ihya edilmesi ise aynı zamanda “partisiz siyasi mücadele” yürüten bir kadronun varlığı ile kaimdir. Aktif (partili) siyasete girmeyen, iktidar nimetlerinden uzak duran, sadece hakikati ifade eden ve onun mücadelesini yürüten bir kadro ihtiyacı azami seviyeye çıkmıştır. Bir ülkede, hakikati cesaretle müdafaa eden bir kadro kalmadığında büyük felaket başlamış demektir. “Ahlak ve İstikamet” dergisi, bunun fikriyatını telif etme çabasında olduğu kadar bizzat sahada da mücadelesini yürütmek cehdindedir.
*
Siyasi mücadele kısmı; “Türkiye’nin siyasi manzarasını”, “Cephe siyasetini”, “Türkiye’nin siyasi haritasını” ve “Siyasetçi şahsiyeti” tetkik ediyor.
Müslümanların Türkiye siyasetinde “stratejik kitle” olduğu gerçeğini uzun bir yazı serisi olarak tetkik etme teşebbüsümüz başlıyor. Mesele siyasetçilerin cahilliği ve istismarı dışına taşınarak ilmi ve fikri tetkiklerin mevzuu haline getirilebilse, Türkiye siyasetinin hakim kuvvetinin İslam olduğu ve İslam’ın tek meşruiyet kaynağı haline getirilebileceği görülür. Derginin siyasi mücadele kısmında bu meseleler tetkik edilmektedir.
*
Siyasi rejimin kimliği kısmı, dergimizin temel tefekkür sahalarından birisidir. Mevcut siyasi rejimin doğru teşhisi yapılmadan Erdoğan’ın ve Ak Partinin nerelere savrulduğunun görülmesi imkansızdır.
Kapak konumuz olan “Siyasi rejimini kendini yeniden inşası” yazısı, siyasi rejimin kimliği kısmındadır. Siyasi rejim, Erdoğan ile birlikte kendini yeniden inşa etmektedir. Yeniden inşa süreci ve yeni kimliği tespit edilmediği müddetçe Erdoğan’ın, “Müslümanların lideri olduğu vehmi” sürecektir. Sloganlardan uzak şekilde meseleye bakıldığında, “Batılılaşma sürecinin yeni patronu Erdoğan mı?” sorusunu sormak elzem hale geliyor. Zira Batılılaşma süreci son hızla devam ediyor.
*
Ak Parti iktidarı kısmına bu sayıda başladık…
Ak Partinin mefkuresizliği ve buna bağlı olarak tefekkür düşmanlığı, birçok meselemizin kaynağıdır. Tefekküre hasım olan bir iktidarın, fikir ile kuvveti birleştirmeyeceği, kuvveti (iktidarı) fikirsiz şekilde, yani vahşi tabiatı ile tatbik etmek zorunda kalacağı aşikardır. Fikirsiz kuvvetin hiçbir işe yaramayacağı meselesi ise “iki milyonluk güvenlik kuvveti olan ülkede suç işlenebilir mi?” başlıklı yazıda kısaca tetkik edilmiştir.
Bir zamanlar İslami mücadelenin amiral gemisi olan Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Mehmet Metiner’in yazısı, Ak Parti iktidarı ile inşa edilen “Yeni Türkiye”nin laik kemalist ittifakını itiraf mahiyeti taşıyor. Yeni Şafak gibi bir gazetenin laiklik ve kemalizm propagandası yapması, Ak Parti iktidarının nereye geldiğini göstermesi bakımından hazindir ve dikkat çekicidir.
Medya kısmına gelecek (3.) sayıdan itibaren başlıyoruz. Medyayı, öneminden dolayı ayrı bir “kısım” olarak ele almak şart… Bu sayıda “medya kısmı” açılmadığı için Mehmet Metiner’in yazısı, “Ak Parti iktidarı” kısmında yer almaktadır. Zaten bunların yazıları, iktidarın nerede olduğunu göstermeye matuftur.
*
Yeni Türkiye kısmına bu sayıda başladık…
“Yeni Türkiye” masalı, Cumhuriyet dönemindeki en büyük ikinci fikri sahtekarlıktır. Batılılaşma masalının “Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” şeklinde milli-resmi mefkure olarak pazarlandığı bu ülkede, aynı kafa yapısını sürdürerek, Batılılaşma sürecini “Yeni Türkiye” masalı ile hem de “milli ve yerli” kılıfıyla piyasaya sürmek, gıdası slogan olanları aldatmaktadır. Fakat tefekkürle meşgul olanlar, sahtekarlığın derinliğini görerek açık ve net bir tavır almaktadır.
“Yeni Türkiye” masalının ideolojik ve siyasi ittifakları bu sayıda “takdim” mahiyetinde tetkik edilmiştir. Gelecek sayılarda bu kısım devam edecek, “Yeni Türkiye” masalı tafsilatıyla ortaya konulacaktır.
*
Derginin “Fikriyat kısmı” zengin bir muhteva ile devam ediyor.
Öncelikle insanlığa hitabe mahiyetindeki “Ahlak Beyannamesi” mevzuu önemli… İnsanlığa hitap edecek bir kültür coğrafyasının olmadığı, Batının “insan hakları” doktrininin muhtevasındaki yanlışlıklarla beraber istismar edile edile artık hiçbir manasının ve tesirinin kalmadığı bir çağda, “insanlığa hitap” etmek, bunun muhtevasını “beyanname” çapında telif etmek en büyük hariciye hamlesi olacaktır.
Ne yazık ki Erdoğan’ın ve Ak Partinin slogandan ibaret fikirsizliği ve tefekkür husumeti, insanlığa hitap edecek bir beyanname telif ve neşrine manidir. Gelecek nesillere ve samimi siyasetçilere miras kalacak olan bu beyanname, üzerinde çalışılacak bir mevzu olarak duruyor.
Müslüman münevverlere dönük ağır hakaret ve baskılara karşı hazırlanmış olan “Müslüman münevverlerin müdafaası bildirisi”, fikriyat kısmında yer almaktadır.
*
Gayret bizden tevfik Allah’tandır, vesselam

“SİYASİ FİGÜR” OLARAK ERDOĞAN

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi birinci sayıda yayınlanan yazı…

***

Erdoğan, bir kesimin putlaştırdığı, bir kesimin ise şeytanlaştırdığı bir siyasi figür haline geldi. Her iki bakış açısı da ülkedeki siyasetin ve siyasi tefekkürün seviyesizliğini gösterir. Fakat Türkiye’deki siyasi tefekkür ve onun temelindeki saf tefekkür zaten kriz içindedir. Ülkenin tefekkür hayatı, Erdoğan’dan dolayı krize girmiş değildir, tam aksine tefekkür krizi yaşadığımız için Erdoğan bir taraftan putlaştırılmakta diğer taraftan şeytanlaştırılmaktadır.
Türkiye, tefekkür krizine gireli yaklaşık iki asır oldu. İki asırlık tefekkür krizi, yaygınlık cihetindendir, yoksa bu iki asır içinde dünya çapında mütefekkirlerimiz yetişmiş, yaşamış ve mücadele etmiştir. Ne var ki yaygın bir tefekkür krizine yakalanmış olmamız, aynı zamanda büyük mütefekkirlerimizin hak ettikleri alakayı görmelerine engel olmuştur. Ülkenin efkar-ı umumiyesini mütefekkirlerin tayin etmesine mani olan tefekkür krizi, hareket (mesela siyaset) adamlarına hak etmedikleri kadar büyük bir kıymet sağlamıştır. Halk, ilim ve tefekkür ehlini bırakmış, hareket adamlarının peşine düşmüştür. Hareket adamlarına yönelen alaka, İslami mücadele istikametini asli hedefinden saptırmıştır. Erdoğan böyle bir kültür iklimine doğmuş siyasi figürdür.
*
Hayat, en basit tasnifle tefekkür ve tatbikat sahalarından ibarettir. Tefekkür sahası ile tatbikat sahası arasındaki insicam (uygunluk), tefekkür kadroları ile tatbikat (hareket) kadroları arasında doğru ve sıhhatli irtibat kurmakla sağlanır. Bu kadroların birbirine yabancılaşması, birbirinden uzaklaşması, hatta birbirine hasım haline gelmesi, fikriyat ile tatbikat arasındaki irtibatı koparır. Bu ihtimalde fikir kuvvetten mahrum hale gelir ve tesirini kaybeder, kuvvet (mesela iktidar) ilim ve fikirden mahrum hale gelir ve vahşileşir. Tefekkür sahası, tatbikat (mesela siyaset) sahasından daha kıymetli ve daha üstündür, bu sebeple tefekkür kadroları da hareket (ve tatbikat) kadrolarından daha kıymetlidir. Kıymet listesinde üst sırada bulunan, alt sırada bulunana tabi olmaz, alt sırada bulunan üst sırada bulunana tabi olur. Anlaşılacağı üzere hareket-tatbikat kadrosu, tefekkür kadrosuna tabi olmalıdır.
Ülkedeki tefekkür krizi; illiyet, irtibat ve tabiiyet silsilesini kırmış ve ters çevirmiştir. Hareket kadroları tefekkür kadrolarına değil, tefekkür kadroları hareket kadrolarına tabi olmak zorunda bırakılmıştır. Yani tefekkür kadroları, siyasetçilere tabi kılınmaya çalışılmış, siyasetçiler de bundan azgın bir zevk almaya başlamıştır.
Erdoğan, tefekkür adamı değil, hareket adamıdır. Kıymet silsilesinin ters çevrildiği bir kültür ikliminde, iktidar olan, iktidarı da yirmi yıla yakındır devam eden Erdoğan; iktidar olmayı ve iktidarda kalmayı tek ölçü kabul etmiş olmalıdır ki, tefekkür kadrosu ile hareket kadrosu arasındaki temel ölçüleri umursamamıştır. Aslında İslam’ın muhteva ve tatbikat arasındaki irtibatı temin eden temel ölçülerini anladığını gösteren bir işaret de yoktur. Zaten doğru ve derinliğine bir tedrisat sürecinden geçmemiş hareket kadroları, iktidar kuvvetine da sahip olduklarında her şeyin kendine bağlı olduğu vehmini hakikat zannetmeye başlar. Nefs, muktedir olduğunda “haklı” olduğu vehmini üretir ve sahibine hazmettirir, şeytan da yardımcısıdır.
Türkiye’deki mevcut kültürün çocuğu olan Erdoğan’ın, o kültürü aşması ve doğru ölçüler manzumesini idrak etmesi beklenmez. Başka bir ifadeyle, Erdoğan veya başka bir hareket adamının, içine doğduğu kültürün derinlerine kadar inmesi ve oradaki yanlışları teşhis ederek, doğru ölçüleri ikame etmesi kabil değildir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir hareket adamının mazur olduğu kabul edilebilir. Fakat Erdoğan (veya başka bir Müslüman hareket adamı) böyle bir mazerete iltica edemez, zira her Müslüman, İslam ile mesuldür. Mevcut kültür ikliminin ters irtibat haritası, zaten İslami mücadelenin temel gerekçelerinden birisidir, bunu anlamaya zekasının kifayet etmemesi anlaşılabilir ama İslam’ın meseleye nasıl baktığını anlamamak mazeret değildir. Zira İslam, idrak edemediğimiz meselelerde idrak ehline itaat etmemizi emreder.
*
Bir Müslüman, İslami mücadeleyi umursamadığında, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaz, çünkü böyle bir meselesi olmaz. Yaygın olanın “doğru” veya “meşru” olduğu vehmi, idrak ehlinin değil, idraksiz insanların özelliğidir. Mevcut kültürel yapıdaki ters irtibat haritasının meşru ve doğru olduğu vehmini hakikat kabul edenler, hem İslam’ı anlamamış hem de mevcut gerçekliği anlamamıştır.
Erdoğan, cahil iktidar sahiplerinin itaat edilmesi gereken insanlar olduğu vehmini esas almış, iktidar sahibi olduğu için bundan sınırsız bir zevk aldığını açıkça göstermiştir. Erdoğan; ilim, irfan ve tefekkür kadrolarını umursamamakta, onlarla istişare etmemekte, tatbikatlarını onların idrak ve irfanıyla yürütmemektedir. Mesele, birileriyle istişare edip etmediği değil, doğru tefekkür kadrolarıyla istişare etmediğidir.
Bunu nereden ve nasıl biliyoruz?
Aldığı kararlar ve yaptığı tatbikatlar bunu açıkça göstermektedir. Sadece bir misal üzerindeki tahlil bile bunu anlamayı mümkün kılar; İstanbul Sözleşmesi…
İstanbul Sözleşmesi, “sözde namus” ifadesini kullanmaktadır. “Sözde” ifadesi (eki), başına geldiği kelimeyi (veya mefhumu) reddetmek, yok saymak, inkar etmektir. “Sözde namus” ifadesi, “namus” mefhumunun olmadığını, ret ve inkar edildiğini gösterir. Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi önüne geldiğinde, bu kadar açık bir ifadenin manasını idrakten aciz olmalıdır. Eğer birileriyle istişare ettiği düşünülüyorsa onların da bu ifadenin manasını idrakten aciz olduğu görülmektedir.
“Sözde namus” ifadesini ihtiva eden milletlerarası sözleşmeyi imzalamak, “namus” mefhumunu ve kıymetini, milletlerarası taahhütle reddettiğini ilan etmektir. Milletlerarası sözleşmeler TBMM tarafından kanunla kabul edildiği için bizzat “kanun” demektir. Öyleyse namus mefhumu, bu ülkede kanunla reddedilmiş yani yasaklanmıştır.
Milletlerarası sözleşme ve kanunla namus mefhumunu reddeden Erdoğan, o metni resmi olarak on yıla yakın bir süre uygulamıştır. Yıllarca Müslüman münevverlerin feveran etmesine rağmen kılını kıpırdatmamış, sözleşmeyi feshetmemiş, ta ki kamuoyu baskısı dayanılmaz hale geldiğinde, oy kaygısıyla feshetmek zorunda kalmıştır.
İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesini kahramanlık olarak sunan partizan tetikçilere itibar etmek makul değildir. Zira kanunla namusu yasaklayan Erdoğan, on yıllık tatbikatın hasarının ve zararının hesabını vermiş değildir. Kaldı ki, o sözleşmeye dayanılarak çıkarılmış kanunların hale devam ettiği hatırlanırsa, içtimai hasar ve zarar devam etmektedir. İstanbul Sözleşmesine karşı oluşan kamuoyu tepkisi, ilgili kanunlara karşı oluşana kadar yanlışlar ve zararlar devam edecektir.
İşte siyasi figür olarak Erdoğan budur… Namusu kanunla yasaklayacak kadar İslami ölçüleri umursamayan, sayısız Müslüman münevverin feveranını da dert etmeyen, iktidarını tehdit edecek çapa ulaşan kamuoyu tepkisi oluşana kadar yanlışını devam ettiren siyasi figürün adı Erdoğan’dır.
İstanbul Sözleşmesi meselesinde Erdoğan aldatılmış olabilir mi? Mümkün… Birçok konuda olduğu gibi İstanbul Sözleşmesi meselesinde de aldatılmış olması ihtimali mevcuttur. Fakat namusu kanunla yasaklayacak kadar vahim bir yanlışı aldatılarak yapabilmesi, her konuda aldatılabileceği manasına gelir. Her konuda aldatılabilecek bir siyasi figürün her yaptığı işi savunmak, Müslümanlar için ahmaklık alametidir.
*
Meselenin özü şudur; Erdoğan, kendiliğinden “doğru” olanı yapmanın zihni kifayetine ve teçhizatına sahip birisi değildir. Bir meselede karar alacağı zaman, “İslam bu mevzuda ne diyor?” diye sormayan, iktidar için faydalı mı zararlı mı sorusundan başka bir soruyu da gündemine almayan Erdoğan, Müslümanlar için itimat edilebilir bir siyasi figür değildir. Öyleyse Erdoğan’a karşı nasıl bir tavır takınacağımız meselesini açıkça ortaya koymamız şarttır.
*
Erdoğan, yirmi yıla yakın iktidar süresince İslami taleplerden birkaç tanesini yerine getirmiştir. Başörtüsü, imam hatip okulları gibi meselelerden başka İslami talepleri görmezden gelmiş, yine kamuoyu tepkisi arttığı için Ayasofya’nın açılmasını da sağlamıştır. Neredeyse on yıla bir İslami talep düşecek kadar Müslümanların taleplerini umursamayan Erdoğan, anlaşılan o ki, şahsi iktidarını sürdürmekten başka bir kaygı taşımamaktadır.
İslami talepleri yerine getirmesinin yolu, kamuoyu tepkisi ve oy miktarındaki azalmadır. Bu meselenin açıklığa kavuşması, Erdoğan’a karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiği sorusunun da cevabını vermiştir. İslami taleplerin Erdoğan’a karşı yüksek sesle ifade edilmesi, bunun için kamuoyu tepkisinin oluşturulması ve artırılması… Özet olarak, herhangi bir İslami talebi yerine getirmesi için Erdoğan’a karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Yani Erdoğan’a asla kayıtsız-şartsız itaat etmemek, siyasi ve içtimai mücadeleyi kesintisiz devam ettirmek ve İslami talepleri yerine getirmediğinde oy vermemek…
*
Erdoğan, şahsi iktidarını merkeze alan, onun için ne gerekiyorsa yapan bir siyasi figürdür. Kamuoyunu takip ediyor, hangi meselede kimlerin tepkisi fazlaysa onların taleplerini yerine getiriyor. Müslümanlar, Erdoğan’a itimat ettiği için hiçbir konuda talepte bulunmuyor, günü geldiğinde yapacağını düşünüyor ve sınırsız bir sabırla bekliyor. Bu arada Kemalistler, solcular, liberaller ve her çeşit Batıcılar taleplerini yüksek sesle ifade ediyor ve kamuoyu baskısı oluşturuyor, Erdoğan da onların taleplerini yerine getiriyor. Kurduğu siyasi denkleme bakın; Müslümanların itimadını istismar ediyor ve onları bekletiyor ama karşı cenahın istediklerini yapıyor.
Bu çirkin siyasi denklemi gören Müslüman münevverlerin son yıllarda İslami talepleri yüksek sesle dillendirmeye başlamasıyla birlikte İstanbul Sözleşmesinin feshi ve Ayasofya’nın açılması gibi işleri zoraki olarak yaptığı açıkça görülüyor. İslami mücadele ve muhalefet yeniden harekete geçtiği günden beri taleplerimiz karşılanmaya başlandı. Yani Erdoğan’a karşı İslami mücadele ve muhalefet bir mecburiyet haline gelmiştir, mecburiyet haline getiren ise bizzat Erdoğan’ın kendisidir.
Müslümanlar, Erdoğan da dahil olmak üzere siyasetçilere itimat etmemeli, mücadelelerini yürütmeli ve taleplerini en yüksek seviyede dile getirmelidir. Yirmi yıllık iktidar tecrübesi ve yirmi yılda ancak üç-beş İslami talebin yerine getirilmiş olması, neyi nasıl yapacağımız hususunda kafi tecrübeyi üretmiş olmalıdır. Ahmakça itimat yerine açıkça mücadele etmek, netice almanın tek yoludur.
*
Erdoğan, önüne gelenin ikna ettiği, yani aldattığı, bunu da kendinin bizzat itiraf ettiği bir siyasi figürdür. Herhangi bir meselede ikna olmasının temel ölçüsü ise şahsi iktidarıdır. Müslüman münevverler, Erdoğan’ı ikna edecek kadar ona yaklaşmak imkanından da mahrumdur. Bizzat kendinin seçtiği yakın kadrosunun kahir ekseriyeti, İslami talepleri umursayanlardan oluşmamaktadır. Müslümanların Erdoğan’ı ikna etmesinin tek yolu, ona karşı mücadele etmektir, bu yolu alternatifsiz bırakan ise bizzat Erdoğan’ın kendisidir. Kamuoyunda kafi kuvvete ulaşmayan tepkileri ise asla umursamamakta, yoluna devam etmektedir.
*
Erdoğan, kemalist siyasi rejimle hiçbir sıkıntısının olmadığını göstermiştir. Kemalizm meselesinde CHP ile gizli şekilde yarışmaktadır. İslami talepleri kendiliğinden yerine getirmek bir tarafa, kendi tabanını kemalistleştirmek gibi bir süreci başarıyla yürütmektedir. Erdoğan, şahsi iktidarını sürdürmek için bu noktaya savrulabilmiştir. Bu sebeple, CHP’ye karşı mücadelemizin sebepleri aynı zamanda Ak Parti ve Erdoğan’a karşı mücadelemizin sebepleri haline gelmiştir. Mesele parti tabelası değildir, mesele siyasi rejimin temel kimliği ile ilgilidir. Kemalist siyasi rejimi her kim koruma çabasına girerse ona karşı mücadele etmekle mükellefiz. Ak Parti, CHP’lileştiği (kemalistleştiği) oranda kendisine karşı mücadele edilmesi gereken bir siyasi hareket özelliğini kazanmıştır.
MUSTAFA KARAŞAHİN

AHLAK VE İSTİKAMET DERGİSİ ÇIKIYOR

“Ahlak ve İstikamet” dergisinin birinci sayısı 01.06.2021 tarihinde çıkıyor.
Fikir ve siyaset dergisi olarak yayın hayatına başlayan dergi, İslami mücadele, buna bağlı olarak siyasi mücadele çizgisinde neşriyatını sürdürecektir.
Siyasete ve iktidara kilitlenen zihinlerin İslami mücadeleyi unuttuğu bir iklimde, iktidardan daha önemli meselelerimiz olduğunu hatırlatmak ve İslam’a uygun bir siyasi mücadele yürütülebileceğini göstermek için yayın hayatına başladı.
İslami taleplerin gündeme bile getirilmediği, getirilmesinin iktidar tarafından fiili olarak yasaklandığı, gündeme getiren Müslüman münevverlerin itibarsızlaştırıldığı bir vasatta, İslami mücadeleyi merkez alan bir siyasi mücadele mecrası açılması için yola çıktı.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

*******

PDF KİTAP-DERGİ İRTİBAT
ALİ FURKAN DEMİR
TEL: 0546 545 89 69
E-Mail: alifurkandemir@hotmail.com

ŞARKİ TÜRKİSTAN BİLDİRİSİ

ŞARKİ TÜRKİSTAN BİLDİRİSİ

TAKDİM
Şarki Türkistan, kadimden beri Türklerin anavatanına dahil bir bölgedir. Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte İslam beldeleri arasına girmiştir. Hiçbir zaman Çin ülkesine dahil olmamış, Çin, sadece işgalci olarak bulunmuştur.
Şarki Türkistan, milletlerarası hukuka göre Osmanlı Devletinin bir parçasıdır. Şarki Türkistan’da 1864 tarihinde kurulan “Kaşgariye Devleti”, Osmanlıya katılmış, Sultan Abdülaziz tarafından “sancak” gönderilmiştir. Kaşgariye Devleti, Osmanlıdan ayrılmamış, Çin tarafından işgal edilmiştir.
“Doğu Türkistan halkı, 1863 yılında Yakup Beg Bedevlet önderliğinde direniş başlatmış, bu direniş başarıya ulaşmış ve “Kaşgariye Devletini” (1864-1878) kurmuştur. Yakup Beg Bedevlet, Osmanlı’ya biat ederek Kaşgariye Devletinin Osmanlı Devletinin parçası olmasını kabul etmiş, devrin Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından kendisine sancak gönderilmiş, askerî ve eğitim alanında yardımlar yapılmıştır. Kaşgariye Devleti, Osmanlı, İngiltere ve Rusya tarafından resmen tanınmıştır. İstilâcı Çin kuvvetleri, 1878 yılında Osmanlı devletinin bir parçası durumunda olan Kaşgariye Devletini ortadan kaldırmıştır.” (Alimcan Bugda)
Osmanlıdan sonra Şarki Türkistan, Çin’e karşı tekrar istiklal hareketi başlatmış, “12. 11. 1933 tarihinde Doğu Türkistan’ın Kaşgar ilinde “Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti” kurulmuştur.” (Alimcan Bugda) Şarki Türkistan’ın Osmanlı sonrası siyasi ve hukuki temsiliyeti “Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti”ne aittir. Vahşi Çin tarafından bu devlet de işgal edilmiştir.
İşgal ve esarete razı olmayan Şarki Türkistan halkı, vahşi Çin işgaline karşı; “1943 senesinde büyük din adamı Alihan Töre önderliğinde başlatılan yeni istiklâl mücadelesinde, Osman Batur gibi mücahitlerin gayretleriyle Çinlilere karşı yine galip gelinmiş ve 12 Kasım 1944 yılında Gulca’da “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” kurulmuştur. 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da kurulan Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin devamı mahiyetindeki bu devlet, yine ayyıldızlı gökbayrağı istiklâl sembolü olarak kabul etmiştir.” (Alimcan Bugda)
Açıkça anlaşılmaktadır ki Şarki Türkistan işgal edilmiştir. Şarki Türkistan halkı olan Müslüman Uygurlar, hiçbir zaman Çin’e dahil olmamış ve Çin işgaline rıza göstermemiştir.

BİLDİRİ

1-Manevi kıymetler, maddi kıymetlerden sonsuz kere daha yücedir.
2-İstiklal, kainat dolusu altına feda edilemez.
3-Müslüman kadınlara tecavüz edenlere destek olmak, İslam ile irtibatını kesmektir.
4-Soykırıma sessiz kalmak, insanlık ile irtibatını koparmaktır.

***

5-Şarki Türkistan coğrafyası, barbar Çin tarafından işgal edilmiş Müslüman-Türk vatanıdır.
6-Şarki Türkistan halkının ve vatanının meşru temsilcisi olan; “Kaşgariye Devleti”, “Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti” ve “Şarki Türkistan Cumhuriyeti” devletleri, vahşi Çin tarafından yıkılmıştır.
7-Şarki Türkistan’daki devleti yıkan, vatanı işgal eden vahşi Çin, şimdi de soykırım yapmaktadır.
8-Şarki Türkistan meselesi, bir istiklal davasıdır. Çin vahşeti; yaşamak için istiklalden vazgeçmenin yanlış olduğunu açıkça göstermektedir.
9-Şarki Türkistan davası, zalim Çin tarafından yürütülen soykırıma karşı bir isyan hareketidir.

***

10-Çin, işgal hareketini Şarki Türkistan coğrafyası ile başlatmış, bugün ise küresel işgal hareketini başlatacak cürete ulaşmıştır.
11-İnsanlık, barbar Çin tehdidi ile karşı karşıyadır, büyük Çin istilası başlamıştır.
12-Şarki Türkistan, insanlığın Çin istilasına karşı ilk müdafaa hattıdır.

***

13-Türkiye, Türk dünyası ve İslam alemi; Şarki Türkistan davasında, Çin’in yanında yer almakla tüm İslami ve insani iddialarından vazgeçmiştir.
14-Türkiye, Türk dünyası ve İslam alemi; Şarki Türkistan’ı, Çin’in vahşetine ve Batının istismarına terk etmiştir.
15-Şarki Türkistan mutlaka istiklalini kazanacaktır; Türkiye, Türk dünyası ve İslam alemi, Şarki Türkistan’ın istiklal mücadelesine destek vermediği takdirde, tarih boyunca utanç içinde yaşayacaktır.
16-Türkiye’nin, Türk dünyasının ve İslam aleminin; Şarki Türkistan davasında, acilen asli hüviyetine dönmesini talep ediyoruz.

MEDENİYET AKADEMİSİ BAŞKANI
HAKİ DEMİR

CHP Hakkında Kısa Bildiri “CHP TASFİYE EDİLMELİDİR”

CHP TASFİYE EDİLMELİDİR

TAKDİM
Osmanlı, İslam Medeniyet silsilesinin son halkası ve Sahabe-i Kiram’dan sonraki zirvesidir. Osmanlı, Batılılaştırarak asli hüviyetinden koparılmak istenmiş, bu gerçekleştirilemediği için yıkılması tercih edilmiştir.
Osmanlıyı yıkmak isteyenlerin İngiltere başta olmak üzere Batılı güç merkezleri olduğu malumdur. Bu operasyonu dahilde gerçekleştiren örgütün adı ise CHP’dir. CHP, yeni bir devlet kuran siyasi parti değil, dünyadaki son “medeniyet devleti” olan Osmanlıyı tasfiye eden örgüttür.
Osmanlı sadece bir devlet değil aynı zamanda bir medeniyettir; daha veciz bir ifadeyle Osmanlı, bir “medeniyet devleti”dir. Hedef, sadece Osmanlı devletinin yıkılmasından ibaret değildir, esas maksat İslam Medeniyetinin tasfiyesidir.
Osmanlının yıkılması, Türk-İslam tarihini durdurmuştur, bu kadar büyük bir felakettir. Türk-İslam tarihinin yeniden başlaması ve tarihi akışın asli mecrasına avdet etmesi için CHP’nin tasfiyesi şarttır.

*
CHP ile ilgili yazılacak tenkitler bir külliyat çapına ulaşır, burada temel teşhisleri ifade ettik.

CHP’NİN İLKELERİ

CHP’nin asli hüviyetini teşhis ve hedeflerini tespit için kullanılacak on sekiz ilke mevcuttur; bunların altısı husumet, altısı muhabbet, altısı ise hareket ilkeleridir… CHP’nin “altı ilkesi-oku”, kendini tarif etmeye kafi değildir, altı oktan mülhem, üç sahada sahip olduğu altışar temel ilke tespit edilmiştir.
Husumet ilkeleri; İslam düşmanlığı, millet düşmanlığı, devlet düşmanlığı, tarih düşmanlığı, gelenek düşmanlığı ve aile düşmanlığıdır.
Muhabbet ilkeleri; yobaz Batıcılık, sapkın laiklik, suni ideoloji, sahte kahramanlık, bohem hayat ve müfsit akıldır.
Hareket ilkeleri; ezberci kadro, ithal kibir, ahlaksız tavır, zalim idare, yıkıcı hareket ve kültür ajanlığıdır.

Husumet ilkeleri

1-İslam düşmanlığı
CHP’nin asli hüviyeti İslam düşmanlığıdır. Varoluşunu İslam düşmanlığı ile göstermiş, bunun için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Yapmak istedikleri yaptıklarından ibaret değildir, yapmadıkları yapamadıklarıdır, yani güç yetiremedikleridir. Kuvvet ve fırsat bulduklarında İslam’ın tasfiyesi için yapabilecekleri işler, İslam tarihinde görülmemiş derecede ağır ve vahşidir. Hilafet ve Şeriat’ın ilga edilmesi, İslam tarihinde emsali olmayan bir husumettir.
CHP ve arkasındaki karanlık mahfiller, İslam’ı tasfiye edemeyeceklerini anladıkları için onu tahrif etmeye yönelmiş, asli mihrakından koparmayı ve anlamsızlaştırmayı tercih etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ve ezanın bile asli hüviyetinden koparılarak tahrif edilmesi maksadını ifşa etmiştir.
CHP’nin asli hüviyeti İslam düşmanlığıdır. İslam dışındaki tüm husumetleri, İslam’a olan düşmanlığının tezahürü ve tatbikatıdır.

“Sen onların dinlerine-milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar.” (Bakara suresi, 120. Ayet)

Okumaya devam et “CHP Hakkında Kısa Bildiri “CHP TASFİYE EDİLMELİDİR””

MÜSLÜMAN MÜNEVVERLERİN MÜDAFAASI

MÜSLÜMAN MÜNEVVERLERİN MÜDAFAASI
Müslümanların birinci vazifesi İslam’ı asli hüviyetiyle muhafaza etmektir. Zira tahrif edilmiş bir İslam’ın tatbik edilmesi (ve yaşanması) zaten ilahi murada mugayirdir. İslam’ın asli hüviyeti Ehl-i Sünnettir ve on dört asırdır İslam’ı tüm iç ve dış saldırılara karşı Ehl-i Sünnet kadroları muhafaza etmiştir.
Türkiye’de, birçok şeyin “dokunulmaz” kabul edildiği ve büyük kuvvet yığınaklarıyla koruma altına alındığı malumdur. Hukuk, medya, para ve siyaset tarafından koruma altına alınan birçok şeye mukabil, İslam’ın “dokunulmazlığı” sağlanamamıştır. İslam’ın dokunulmazlığı (ve muhafazası), önce Hz. Allah Azze ve Celle’ye sonra da Müslümanların dirayet ve cesaretle yürütecekleri mücadeleye emanettir.
İslam’dan ve İslami hakikatlerden bahsetmek, insan ve hayata dair meselelere İslami zaviyeden bakmak ve izah etmek, İslami hayatın ihtiyaçlarını ve taleplerini dile getirmek, medyada galiz küfürler ve hakaretlerle karşılaşmakta, siyaset ise tüm unsurlarıyla birlikte Müslüman Münevverleri linç etmek için seferber olmaktadır. Müslüman Münevverlere saldırmak için tüm kuvvet merkezlerinin ittifak etmesi hazindir ve sabır sınırını aşmıştır.
Müslüman milletimizin ve İslam’ın ana vatanı olan Anadolu’nun muhafızları, Müslüman Münevverlerdir. İlim, irfan ve tefekkür kadrolarının İslam’ı muhafaza cehdi (cihadı), cephede canını namlunun önüne atan yiğitlerden daha mukaddes bir faaliyettir. İslam muhafaza edilemediğinde hiçbir kıymetin muhafazası kabil değildir, zira İslam, bütün kıymetlerimizin nihai ve yegane kaynağıdır.
Milletimizin “Akl-ı Selim”ini temsil eden Müslüman Münevverler, İslam’ın dokunulmazlığının temin ve muhafazası için mücadelenin sancaktarlarıdır. Onların müdafaası, aynı zamanda İslam’ın müdafaasıdır.
*
İslam’da reform yapmaya teşebbüs eden, hatta Kur’an-ı Kerim’in Allah Azze ve Celle’nin kelamı olmadığını iddia edecek kadar cüretkar saldırganlar korunmakta, İslam’ı asli hüviyetiyle müdafaa edenler tahkir ve tecrit edilmektedir.
Saldırıların hedefi şahıslar değil bizzat İslam’ın kendisidir. Saldırıların Müslüman Münevverlere yönelmesi, İslam’ın asli hüviyetini müdafaa etmelerinden kaynaklanmaktadır. Ehl-i Sünnet kadrolarına yönelmiş her saldırıyı, İslam’ı tahrif etmek isteyen yerli ve yabancı mahfillerin yaptığından eminiz.
*
Bu hissiyat ve fikriyat ile milletimizi; İslam’ın ve imanın mücadelesini yürüten Müslüman Münevverlerin çevresinde kenetlenmeye, onları dirayet ve cesaretle müdafaa etmeye çağırıyoruz. 20.12.2020
MEDENİYET AKADEMİSİ BAŞKANI
HAKİ DEMİR

KÜLTÜREL KAPİTÜLASYONA HAYIR-İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE REDDİYE-

KÜLTÜREL KAPİTÜLASYONA HAYIR
-İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE REDDİYE-

TAKDİM

“Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi” gibi bir başlık, muhtevasından bağımsız olarak ele alındığında çok masumdur. Hem dünyada hem de ülkemizde böyle bir meselenin olduğu aşikârdır. Bu meselenin üzerinde tetkik ve tefekkür faaliyetlerinin sürdürülmesi, “içtimai meseleler” üst başlığı altında lüzumlu ve faydalıdır. Fakat unutulmamalıdır ki tüm ifsat teşebbüsleri, meşru ve makul meseleler üzerinden sürdürülmekte, özellikle meşru başlık altında ifsat edici muhteva neşredilmektedir. Meseleler slogan seviyesinde ele alındığında sadece başlıklara dikkat edilmekte, muhtevanın tetkik ve tahlili ihmal edilmekte, böylece muhtevadaki ifsat operasyonu maksadına ulaşmaktadır. Malumdur ki en tehlikeli yanlış, “doğru” ile harmanlanmış olandır. Okumaya devam et “KÜLTÜREL KAPİTÜLASYONA HAYIR-İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE REDDİYE-“

RAPOR-13-LİDERLİK

TAKDİM

Ülkedeki mücerred tefekkür zafiyeti, akılları doğrudan müşahhas meselelere sevk ediyor. Fakat anlaşılmayan nokta şu; mücerred fikir olmadığında müşahhas meselelerin izahı da muhaldir. Sıhhatli silsile; mücerred fikir, tatbikat fikri ve tatbikattır. Mücerred fikir olmadığı için tatbikat fikriyatı da telif edilemiyor, tatbikat fikriyatı telif edilemediğinde tatbikat sıhhatli ve doğru şekilde gerçekleşmiyor.
Tatbikat fikriyatı, mücerred fikir (mefkure-dünya görüşü) ile tatbikatı birbirine bağlayan, tatbikatı fikriyata nispet eden, fikriyat ile tatbikat arasındaki mesafenin açılmasını engelleyen, “inandığınız gibi yaşamayı” mümkün kılıp, “yaşadığınız gibi inanmanıza” mani olan fikri ve fiili bir zarurettir.
Tatbikat fikriyatı telif edilemediğinde müşahhas meseleler dedikodu haline gelir. O şunu dedi, bu şunu yaptı ila ahir… Tatbikat fikriyatı olmadığında müşahhas meseleler, kaçınılmaz olarak fikri nispetini kaybeder ve şahıslarla hadiselerin konuşulduğu bir kahvehane havasına mahkum olur.
Tatbikat fikriyatı, tatbikatla da ilgilidir ama müellifleri mücerred tefekkür sahipleridir. Mütefekkirler tatbikat fikriyatıyla ilgilenmezlerse, tatbikat hayatın ve insanın tabiatındaki terbiye edilmemiş mecralara dökülür. Terbiye edilmemiş mecraların kaynağı, nefistir. Bu ihtimalde tatbikat, nefsin şehvetlerini fikir, bunların karşılanmasını da fikrin uygulaması haline getirir. Bu ihtimalde köşe yazarları mütefekkir, dedikodu da fikir muamelesi görmeye başlar. Okumaya devam et “RAPOR-13-LİDERLİK”

RAPOR-14-MAHALLİ SİYASETİN YOZLAŞMASI

TAKDİM
Mahalli siyaset, dar manada parti il teşkilatları, belediye teşkilatları ve o şehrin milletvekillerini ifade ediyor. Bunların içtimai, iktisadi, siyasi irtibat ağlarıyla şehre yayılıyor. Bir şehirdeki siyasi kadroların irtibat ağı, o şehrin siyasetini, yani mahalli siyaseti belirliyor.
*
Bir şehirdeki parti ve belediye kadroları ile milletvekillerinin irtibat ağları ne kadar geniş ise o nispette sağlıklı, ne kadar dar ise o nispette sağlıksız bir mahalli siyaset oluşuyor. İrtibat ağı genişledikçe halka ve halkın meselelerine olan vukufiyet artıyor, irtibat ağı daraldıkça halkla irtibat kesiliyor ve meselelere aşinalık azalıyor.
Siyasi kadrolar, ne kadar geniş halk kesimlerine ulaşırsa, cemiyeti ve onların meselelerini o nispette dengeli şekilde anlama ve ihtiyaçlarını karşılama imkanına sahiptir. Tüm halka ulaşan bir irtibat ağına sahip siyasi kadrolar, hiçbir halk kesimini diğerine tercih etmek hatasına düşmez, zira onlarla karşılaşmakta ve onlara hesap vermek zorunda kalır. İrtibat ağı daraldıkça, şehrin bazı kesimleriyle irtibat kurulmakta ve onların menfaatlerinin takipçisi haline gelmekte, diğer halk kesimlerinin meselelerini umursamamakta ve dikkate almamaktadır. Anlaşılacağı üzere irtibat ağının daralması, aynı zamanda yolsuzluk, istismar, suiistimal gibi ahlaksızlıkların ana rahmidir. Okumaya devam et “RAPOR-14-MAHALLİ SİYASETİN YOZLAŞMASI”

RAPOR-10-KEŞİF ÜNİVERSİTESİ

TAKDİM

Keşif Üniversitesi, mevcut üniversitelerden çok farklıdır. Derslerinden tedrisat usulüne, bilgi haritasından talebe kabul şartlarına kadar tamamen başka bir üniversiteden bahsediyoruz. Bu sebeple, Keşif Üniversitesini, mevcut üniversite şablonlarıyla değerlendirmek doğru olmaz.
Keşif Üniversitesi; varlık alemindeki (kainattaki) tabii ve inşai her ihtimal ile insan ve hayattaki tabii ve ahlaki tüm ihtimalleri keşfetmek, keşfi ilme tahvil etmek, ilmi hayata nakletmek üzere kurulan üniversitedir. Mevcut üniversitelerle mukayeseli olarak değerlendirmek ve tenkit etmek kabil değildir.
*
Dünyada nevi şahsına münhasır bir “Keşif Üniversitesi” kurmalıyız. Hiçbir ülkenin üniversitelerini esas alma ihtiyacı duymadan, kadim müktesebatımıza istinat eden, beynimizi çatlatırcasına düşünüp her meselesini derinliğine izah ettiğimiz bir üniversite…
Dünyada emsal olacak, kendi mecrasını açacak, o mecranın prototipi olacak ve yüksek itibarla insanlığın kaşiflerini kendinde toplayacak bir üniversite kurmalıyız. Emsal (prototip) inşa etmek, misaller ve teşbihlerle yürütülecek bir tefekkür ve tatbikat süreci değildir.
Keşif Üniversitesi, emsalsiz olur, olmalıdır. Emsalsiz bir üniversite kurmak, yüksek tefekkür mahareti ve faaliyetiyle mümkündür. Akademya’nın, bugüne kadar tahsil ve iktisap ettiği bilgi ve bilim yekunu, en fazla batıdaki misallerini taşır, oysa Keşif Üniversitesi kurmamızın sebebi, batı kopyacılığını bitirmek içindir. Muhakkak ki Akademya’nın içinde; Keşif Üniversitesinin kuruluş sürecine ve kurulduktan sonra çalışmalarına katılacak kıymetli akademisyenler mevcuttur. Fakat bunların sayısının fazla olmaması, dikkatli seçilmelerini şart kılar. Okumaya devam et “RAPOR-10-KEŞİF ÜNİVERSİTESİ”

RAPOR-9-YENİ ÜNİVERSİTE ANLAYIŞI

TAKDİM
Bizim üniversitemiz yok, bize ait üniversite yok, bizimle ilgilenen üniversite yok, bizim için üreten üniversite yok… Tafsilatıyla birlikte ortaya konulduğunda bu tespitler, aynı zamanda çok ağır tenkitlerdir. Fakat durum o kadar vahim ki, mesele bu kadar ağır tenkitlerle ortaya konulmadığında yeni üniversite anlayışını teklif etmek muhal… Bu ağırlıkta bir tenkit ve itham, tercih değil, zarurettir; netice alıcı başka bir ihtimal olsa onu tercih ederdik.
Meseleleri en çetin tenkitlerle ortaya koyma zarureti, kültürel (zihni) işgalin derinliğinden ve yerleşik hale gelmesinden kaynaklanıyor. Kültürel işgal, neredeyse betonlaşmış (ve tabii ki kanıksanmış) durumda, yani naif tenkitlerle mesele halledilecek gibi değil. Bu sebeple, bu çalışmanın (raporun) sonuna kadar okunmasını tavsiye ederiz.
*
Üniversitede arıza varsa, her şeyimizde arıza vardır. Her şeyimizde arıza olsa ama üniversite sıhhatli olsa, arızaları gidermek mümkündür. Özet olarak üniversite, marazi bir yapıya sahipse her sahayı hasta etmek, sıhhatliyse her sahayı tedavi etmek imkanına sahiptir. Üniversitenin sıhhati de müessirdir, marazı da…
Üniversiteyi batıya teslim edemeyiz. Üniversite anlayışını batıdan alamayız. Her şeyi batıdan alsak bile temel birkaç meseleyi batıdan almamalıyız. Umumi manada maarif, hususi manada üniversite bunlardan birisidir. Okumaya devam et “RAPOR-9-YENİ ÜNİVERSİTE ANLAYIŞI”

RAPOR-18-FETÖ’NÜN ŞİFRELERİ

TAKDİM

Raporumuz dört ana başlıktan oluşmaktadır; zihni örgütlenme, fiili örgütlenme, yeniden doğuş rezervi ve teklifler… Zihni örgütlenmeyle fiili örgütlenme meselenin teşkilat ve hareket cihetini, yeniden doğuş rezervi ise mücadelenin tamamlandığı kanaati ile bitirilmesinden sonra yeniden örgütlenebilme becerisini, teklifler kısmı ise neler yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
Dini, siyasi, içtimai, iktisadi her yapı, temelde iki örgütlenmeye sahiptir ve iki örgütlenme şemasının birbiriyle mutabakat nispeti aynı zamanda teşkilat ve hareketin kuvvetini gösterir. Bunlar, zihni örgütlenme ve fiili örgütlenmedir. Meselenin esası, zihni örgütlenmedir, zihni örgütlenmede ne kadar mesafe alınmışsa, fiili örgütlenme o nispette gerçekleşir ve güçlenir.
Meselenin özü zihni örgütlenme olmasına rağmen, devlet sadece fiili örgütlenmeye karşı mücadele yürütmektedir. Zihni örgütlenmeye karşı mücadele yürütülmez ve başarılı olamazsa, fiili örgütlenmeye karşı yürütülen mücadelenin başarılı olma şansı yoktur. Fiili örgüt yapısı çökertilse bile zihni örgütlenme devam ettiği müddetçe hareketin ruhu devam eder, ruh devam ederse beden bulması zor değildir. Okumaya devam et “RAPOR-18-FETÖ’NÜN ŞİFRELERİ”

RAPOR-6-CAMİLERİN MÜESSESELEŞTİRİLMESİ

TAKDİM

Cemiyeti kaybettik, artık insan kalabalıkları var. Kalabalık; insanların birbiriyle irtibat ve münasebetinin, mesuliyet ve vazife hissinden ve fikrinden uzaklaştığı ve sadece ihtiyaç ve menfaatle sınırlı hale geldiği insan topluluğudur. İnsan topluluğudur ama hiçbir insani hususiyet taşımaz. Cemiyet ise, hayvani insiyaklardan (ihtiyaç ve menfaatlerden) çok ileride, insani mesuliyet ve vazife hissi ve fikriyle tesis edilmiş yoğun münasebet haritasıdır.
Bu millet, bin yıldır İslam ile yoğrulmuş, hiç tanımadığı insanlara bile Allah rızası ve Allah’ın vahyettiği ölçüler çerçevesinde mesuliyet hisseden ve yardım eden bulunmaz bir medeni cemiyet seviyesine çıkmıştı. Öyle ki, ümmi bir çobanımızın insani mesuliyet hissi, batının profesörlerinden ve “asillerinden” yüzlerce kat daha yüksek bir irtifadaydı. Hala, cemiyet olmakla kalabalık haline gelmek mikyasıyla mukayese edildiğinde, en “medeni” batılı toplumlardan (kalabalıklardan) onlarca kat daha yüksek seviyededir. Fakat diğer toplumlarla mukayeseli olarak “iyi” olmamız, kendimizle (tarihimizdeki kendimizle) mukayese edildiğinde, en aşağı seviyeye indiğimiz gerçeğini değiştirmez.
Dünyanın en asil milleti, iki asırdır kültürel işgale maruz kaldı, son bir asırdır kültürel işgal aynı zamanda resmi uygulama haline geldi ve namlu (ve kanun) zoruyla yozlaştırıldı. Yozlaştırma sürecine, batılılaşma, muasır medeniyet seviyesine çıkma, gelişme, kalkınma gibi isimler verilmesi gerçeği ve neticeyi değiştirmez. Okumaya devam et “RAPOR-6-CAMİLERİN MÜESSESELEŞTİRİLMESİ”

RAPOR-17-BEŞERİ RİYAZİYE VE İSTİHBARAT İLMİ

TAKDİM
İstihbarat ilmi; beşeri ilimler havzasının tatbikat ilimlerindendir. Tatbikat ilimlerinden olması, “müstakil ilim” olmadığı manasına gelir. Müstakil bir istihbarat ilmi kurma çabası, ya tüm beşeri ilimleri kurmayı gerektirir veya akamete uğrar.
İstihbarat ilmi; hem beşeri ilimler havzasında hususi bir yere sahiptir hem de tatbikat ilimleri çeşitleri için özel bir yere sahiptir. Beşeri ilimler havzasının temel ve tatbikat ilimlerinden faydalanmasına mukabil, usul ve istimal bakımından çok bariz farklılıklara sahiptir.
*
İstihbarat sahasının ve faaliyetlerinin ilmi çerçeveye alınmadığı ve ilmi usullerin kullanılmadığı ülkemizde, meselenin sadece teknik boyutlarıyla ele alınması kaçınılmazdır. Sade bir ifadeyle, “istihbarat ilmi”nin kurulmamış olması, meseleyi “muhbirlik” seviyesizliğine mahkum etmiştir.
Bir bilgi ve faaliyet sahasının “ilmi” kurulmazsa, orada ciddiyet olmaz. İlmi çerçeve, ilmi nizam, ilmi terkip yoksa istismar kaçınılmazdır. İlmi çerçevenin olmadığı yerde, şahsi inhisar ve istimal önlenemez.
Meselenin sadece haber almak (bilgi toplamak) ve bunları işleyerek yetkili mercilere raporlamak, çok basit ve seviyesiz bir bakıştır. Sadece teknik kadroların istihdam edildiği bir istihbarat teşkilatı, istihbaratı, ilmi seviyede ele almak istidadına malik değildir. Okumaya devam et “RAPOR-17-BEŞERİ RİYAZİYE VE İSTİHBARAT İLMİ”

RAPOR-15-BEŞERİ RİYAZİYE VE SİYASET

TAKDİM

Beşeri Riyaziyenin tatbik edilebileceği sahalardan birisi de siyasettir. Siyasetin her sahasında tatbik edilebilir mahiyettedir. Başarılı tatbikatları hayal bile edilemeyecek çapta neticeler ve faydalar doğurur.
Beşeri riyaziye, mevcut matematik gibi sadece “tespit” yapmaz, aynı zamanda siyasi faaliyetleri mümkün kılan muhteva ve usullere sahiptir. Denklemlere müdahale etmek demek, mevcut siyasi haritada, ilerleme (dostlar için), geriletme (hasımlar için), harekete geçirme, sevk ve idare etme anlamına gelir. Siyasi sahanın tamamı, belli bir karargahtan tetkik ve idare edilebilir.
*
Muhakkak ki beşeri riyaziyenin siyasetteki tatbikatı; yeni ruhiyat ilmi ve yeni içtimaiyat ilmi ile birlikte gerçekleştirilir. Zaten meselenin özü, bu üç ilmin tatbikatta birleşmesini gerektirir. Her biri nazari olarak ayrı ilimler olsa da, tatbikatta üçünün birlikte kullanılması zarurettir. Aksi takdirde, bu üç ilmin her birinden ayrı ayrı beklenen netice ve fayda elde edilemez.
* Okumaya devam et “RAPOR-15-BEŞERİ RİYAZİYE VE SİYASET”

RAPOR-5-KARZ-I HASEN MÜESSESESİ

TAKDİM

Karz-ı Hasen, ihtiyacı olana borç vermek, borçluyu rahatsız etmemek, mali durumu iyi olmayan borçluya ihtiyacı kadar mühlet tanımak, onun şahsiyetini rencide etmemek… Istılahta bu ve benzeri şekillerde tarif ve ifade ediliyor. Kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Her iki kaynakta zikredilen, tavsiye ve teklif edilen ahlaki, iktisadi, içtimai bir ibadettir.
Kuşatıcı (üst) mefhumlardan olan “İnfak” çeşitlerinden biridir. Günümüzde unutulmuş görünen infak türüdür. Günümüzde infak mefhumu sadece karşılıksız yardımlar (sadaka) şeklinde anlaşılır hale geldi. Bu durum, sistem çapında düşünme zafiyetinden kaynaklanan bir neticedir.
İnfakın çeşitlerinden biri olan “karşılıksız yardım” mahiyeti taşıyan sadaka, mağdur insanlar için söz konusudur. Çalışma imkanı olanlara karşılıksız yardım yapmak, ataleti (tembelliği) davet eder. Oysa atalet, İslam’ın şiddetle reddettiği bir mizaç ve ahlak özelliğidir. İslami müesseselerin içinde hususi bir yeri olan sadaka ile ataletin yaygınlaşmasını temin etmek, İslam ile İslam’a aykırı neticeler üretmektir. Buna sebep olmak, İslam’ı en seviyesiz ve en kötü şekilde anlamaktır. İslam’ı en çirkin şekilde anlamanın misali, İslami ölçülerle, İslam’ın maksadına muhalif neticeler elde etmektir. Okumaya devam et “RAPOR-5-KARZ-I HASEN MÜESSESESİ”